2013-2014 11. Sınıf Türk Edebiyatı Ders kitabı Cevapları- Yıldırım Yayınları- Tanzimat Edebiyatının Oluşumu – öğretici Metinler- Olaya dayalı metinler- Sayfa 21-147

 1. III. Selim’den itibaren gerçekleştirilen yenilikler ve bu yeniliklerin kapsadığı alanlar:
I. Mevcut asker ocaklarının düzenlenmesi,
II. Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması,
III. Savaş teknik gruplarının düzenlenmesi.
III. Selim döneminde yapılan ıslahatlara Nizam-ı Cedit adı verilmiştir. Bu dönem ıslahatlarının ağırlık merkezini askeri ıslahatlar oluşturmuştur.
Nizam-ı Cedit Ordusu kuruldu. Bu ordu yeniçerilerden seçilen ve Anadolu’dan getirilen askerlerden kurulmuştur. Avrupa tarzında eğitilen bu ordu ilk askeri başarısını Akka’da Fransızlara karşı kazanmıştır. Ordunun giderleri yeni kurulan İrad-ı Cedit hazinesi tarafından karşılanmıştır. III. Selim donanmaya önem vermiş ve tersaneyi ıslah etmiştir. Mühendishane-i Berr-i Hümayun (Kara Mühendishanesi) ve Mühendishane-i Bahr-i Hümayun (Deniz Mühendishanesi) adıyla okullar genişletilmiştir. Avrupa’daki gelişmeleri takip etmek ve Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini öğrenmek amacıyla Avrupa’nın önemli merkezlerinde sürekli elçilikler kurulmuş, Paris, Londra, Viyana ve Berlin’e elçiler gönderilmiştir. Ülke parasının değerini korumak için yerli malı özendirilmiştir. Resmi devlet matbaası kurulmuştur. İlmiye sınıfının ıslahı için çalışıldı. Yeni kitaplar tercüme edilmiş ve Fransızca devletin ilk resmi yabancı dili haline getirilmiştir.
III. Selim tarafından yapılmak istenen ıslahatlar; yeniçerilerin tepkisi, devlet adamlarının lüks ve israfa dalmaları, İrad-ı Cedit hazinesi için konulan vergilerin toplumda meydana getirdiği huzursuzluk ve yabancı elçilerin aleyhte propaganda yapmaları gibi nedenlerden dolayı başarılı olamamıştır.
Kabakçı Mustafa İsyanı’yla III. Selim öldürülmüş (1807) ve Nizam-ı Cedit ıslahatları ortada kalmıştır

2.Tanzimat ile getirilmek istene yenilikleri kimlerin , niçin istediklerini araştırıp  bu konudaki düşüncelerinizi yazınız.
Tanzimat ile getirilmek istene yenilikler dış baskılar sonucunda ortaya çıkmıştır(1856 Paris Antlaşması)
-Fransa nın ısrarı ile diğer devletlerin de katılımıyla(ingiltere,avusturya vsvs…) fermanın maddeleri belirlenmiştir.Islahat fermanı çıkış kaynağını yabancı devletlerden alır.Paris antlaşmasında yer aldığı için uluslar arası bir sorun haline gelmiştir.
-Osmanlı devleti paris antlaşmasının şartlarını kendi lehine çevirebilmek için bu fermanı ilan etmek zorunda kalmıştır.

Islahat fermanının asıl hedefi
– Müslümanlar ile gayri müslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktır.
– Din, vergi, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve temsil alanında o zamana kadar olan farklar kaldırılıyordu.
– Hukuki niteliği olarak ıslahat fermanı ferman niteliğindedir.
Paris anlasması görüsmeleri sürerken Islahat Fermanı ilan edilmisti.(1856) Bu Fermanla ilgili bir madde Paris Anlasmasında da yer aldı.

3.Edebiyatta tanzimat ne zaman ve niçin başlamıştır?
 1860’da ilk özel Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahval”in çıkışı ile başlayan, Batı Uygarlığı’nın etkisinde  gelişen Türk Edebiyatı’nın ilk aşamasıdır. İsmini başladığı dönemin dönüm noktası olan “Tanzimat Fermanı”ndan  almıştır.
Tanzimat’la ortaya çıkan “orta sınıf”, kullandığı günlük konuşma diline çok yakın bir dili olan kendi
edebiyatını yaratır ve onu toplumun hizmetine sunar. Bu yeni  edebiyat beraberinde yeni görüşleri ve o güne kadar Türk  Edebiyatı’nda görülmemiş olan yeni edebî türleri getirir,  “yenileşme” olgusunu edebiyat yolu ile halka benimsetmeye,  halkı eğitmeye çalışır.
“Eski-Yeni” ikiliğinden kurtulamayarak hedefine tam  olarak ulaşamamakla beraber bu edebiyat dönemi Türk  Edebiyatı’nda yepyeni bir sayfa açmayı başarmıştır.

Peki… Bu edebiyatın getirdiği yenilikler nereden  gelmiştir? Bu edebiyata adını veren fermana neden ihtiyaç  duyulmuştur? Hedefe ulaşmayı engelleyen bu “ikilik” neydi?
Edebiyat’ın en büyük kaynağı beşeriyattır! Bu nedenle  Tanzimat Edebiyatını anlamak için önce Tanzimat  Dönemi’ndeki sosyal olguları ve yapılanları anlamak en  akıllıca iştir.
4. 19. Yüzyılda İstanbul (Suriçi ) aait yaşamı araştırınız.
Bugünkü Eminönü ve Fatih ilçelerini kapsayan Suriçi klasik Müslüman Osmanlı semtini temsil etmektedir. Bir imparatorluk merkezi olarak 20. yüzyıl başlarına dek bu özelliğini sürdürmüştür. Suriçi’nde camiler ile her türden dini yapılar bu bölgenin toplumsal ve kültürel örüntüsünde belirleyicidir. Yine Süleymaniye Medresesi’nde yer alan Meşihat Suriçi’nin dini bir merkez olma özelliğini tamamlar. Suriçi’nde bulunan bir diğer önemli yapı Eyüp Camii’dir. Kara surları ile Haliç surlarının birleştiği yerin dışında yer alan Eyüp Camii ve Türbesi islam dünyasının kutsal yerlerinden kabul edilir.
Anıt eserleri camileri sarayı Babıali’si Kapalıçarşı’sı ve diğer özellikleriyle Suriçi Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir yerdi. Osmanlı’nın kültürel değerleriyle yüklüydü.
Beyoğlu öteden beri Osmanlı’da Batı’nın simgesi olmuş bir yerleşim yeridir. 16-19. yüzyıllar arasında Beyoğlu çevresinde mezarlıklar kırlar üzüm bağları ve de tek tük yerleşimler vardır. Taksim’den ötesi boştur. Bina toplulukları Cumhuriyet’te istiklal Caddesi ismini alana kadar Cadde-i Kebir ile iki yanındaki beş on sokaktan ibaretti. Beyoğlu’nda yabancılar ve azınlıklar yaşamıştır Türk ve müslümanlar yok gibiydi.
19. yüzyıldan itibaren Beyoğlu büyük bir değişim geçirir. Beyoğlu’nun yaşadığı bu değişimde yangınların etkisi büyüktür. 19. yüzyılda çıkan yangınlar Beyoğlu’ndaki Batı tarzı yapılaşmayı hızlandırmıştır. 1850’li yıllardan sonra yeniden yapılaşmayla bir Avrupa kenti görünümü alan semt Frenklerle azınlıkların kaynaşmış bir yaşam sahnesidir. Bu ülke ile ilgisizkopuk ama parlak bir yaşamdır. Oteller balolar cafeler operalar dönemidir. Çok seçkin bir yaşam hüküm sürmektedir. Avrupa’da bir oyun sergileyen dönemin en ünlü sanatçıları yeni işlemeye başlayan yataklı vagonlara atladıkları gibi aynı temsil ve konserleri Beyoğlu’nda verirlerdi.
Padişahlar saray halkı ve diğer kişiler Suriçi’ni birçok mimari şaheselerle süslemeye gayret etmişler; şehre islami özelliğini veren tipik camili siluetini oluşturmak için birbirleriyle yarışmışlardır. Birçok cami han hamam hayır ve eğitim kurumları inşa edilmiştir. Bunların en ünlüsü ve en eskisi Fatih Külliyesi’nde
Beyoğlu’nda yabancı elçilikler kurulduktan bir süre sonra bunların etrafında Batılı bir koloni grubunun oluştuğu gözlenir. Böylece yabancı uyruklu önemli bir topluluk Beyoğlu’nun hem nüfuslanma hem de şehircilik açısından gelişmesinde etkili olmuştur. Beyoğlu’nda yaşam bu yabancı elçiliklerin çevresinde biçimlenmeye başlar.
Beyoğlu’yu İstanbul’un diğer yerlerinden farklı kılan taraflarından birisi de buranın atmosferi ile kaynaşıklık içinde olan kahvehane ve pastahaneler ve meyhanelerdir. Özellikle meyhaneler eğlence semti Beyoğlu’nun simgelerindendir.
Türkiye’de modern oteller ilk defa Beyoğlu’nda yapılmaya başlandı. Beyoğlu özellikle 1870’li yıllardan itibaren güzel otel binalarına kavuşmaya başlar. Bu dönemde oteller genellikle istiklal Caddesi ile Meşrutiyet Caddesi kenarlarında yer alır. Otellerde daha çok yabancılar ve gayri müslimler kalır.
Beyoğlu Batılı görsel sanatların merkezidir aynı zamanda. Tiyatro sinema fotoğrafçılık gibi görsel sanatlar ilk olarak Beyoğlu’nda ortaya çıkar gelişir. Beyoğlu’nda Batılı tiyatro temsilleri Fransız ve italyan gruplar tarafından verilir. Daha sonra yerli tiyatrolarımız kurulur. Batı’nın sahne tekniği yaşam biçimi kültürü tiyatro aracılığıyla sunulmaya başlanır.
Sinemanın serpildiği yer de Beyoğlu’dur. Tiyatro salonları sinema için de kullanılabilirdi. Onun için sinemanın da mayası Beyoğlu’nda tuttu. Genelde istiklal Caddesi’nin iki yanındaki sinemalar tiyatrolara nazaran daha uzun mesafe içine yayılmıştı.
Tüm bunlar da gösteriyor ki Batı kültürünün yaşam tarzının etkin olduğu bir yerdi Beyoğlu. Burada özellikle Hristiyan ve Yahudilerin yoğunlukta olduğu yabancı nüfus hakimdi. Suriçi’nde ise Müslüman ağırlıklı bir nüfus hakimiyeti vardı. Suriçi’nde ahşap ve gösterişsiz binalar göze çarpar. Beyoğlu’nda ise Batı mimarisiyle yapılmış bitişik vaziyette binalar ağırlıktadır. Suriçi’nde islam’ın izleri çok açık bir şekilde görülür. Müslüman halk dinine bağlı bir şekilde mütevazi bir yaşam sürer. Beyoğlu’nda dini kaygılardan uzak hareketli şatafatlı eğlenceye düşkün bir yaşam vardır. Beyoğlu eğlencenin merkezi olmuştur. Kısacası Suriçi’nin Doğu (islam) kültürünü; Beyoğlu’nun Batı kültürünü simgeleyen yerler olduğu söylenebilir.
Kaynak : http://www.gencmekan.com
5. F-Siyasal Alandaki Yenilikler
*Bu dönemde yapılan siyasal yenilikler ve verilen haklar Avrupa ülkeleri tarafından yeterli bulunmamış ve Islahat Fermanı adında yeni bir fermanın çıkarılması gerekmiştir (1856).
*Gelişen milliyetçilik akımlar,bu yöndeki siyasal nitelikli  ayaklanmaları hızlandırmıştır, azınlıklar kendilerine tanınan  yeni ve daha kapsamlı haklara rağmen daha fazlasını, hatta bağımsızlıklarını istemişler ve bu yöndeki kopmalar artmıştır.
*Tutucu kesimin Tanzimat’a olan tepkilerine, 1860’da  basının ortaya çıkmasıyla aydınların Tanzimat’ın yetersizliği  ve eksikleri konusundaki eleştirileri eklenmiştir.  Sonuç olarak Tanzimat Osmanlı İmparatorluğu’nda  hemen her alanda büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdir.
Ancak bu değişimlerin bedelleri oldukça yüksek olmuştur.  Modernleşme ve yenileşme yolunda, ülke yarı sömürge  durumuna düşmüştür, yapılan yeniliklerin çoğu kağıt  üzerinde kalmıştır.
*1840’da İlk Ceza Yasası çıkarılır ve ilk ticaret mahkemesi açılır.
*1847’de toprak mülkiyeti ve kullanımıyla ilgili ilk yasa çıkarılır.
*Yargı örgütünde büyük yenilik ve değişiklikler yapılır.
*1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye ve Şurâ-yı Devlet (bugünkü Yargıtay ve Danıştay’ın temelleri) kurulur
Tanzimat edebiyatı ile edebiyatımızda yeni bir döneme girilmiş  batı edebiyatından edebiyatımıza birçok yenilik girmiştir. İlk gazete, ilk makale, ilk dergi, ilk roman, ilk hikaye, ilk tiyatro gibi değişiklikler edebiyatımızı etkisi altına almıştır.

6.. Tanzimat Döneminde Çıkan Dergi ve Gazeteler 
BEDİR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1870 yılında çıkarılan kısa süreli bir gazetedir…
CERİDE-İ HAVADİS: 1840 yılında çıkarılan ilk yarı resmi gazetedir…
DEVİR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1872 yılında çıkarılan kısa süreli bir gazetedir…
DİYOJEN: Teodar Kasap; dergi; ilk mizah dergidir…
HÜRRİYET: 1867 yılında Ziya Paşa ile Namık Kemal Londra’da beraber çıkardıkları bir gazetedir…
İBRET: Namık Kemal; gazete; 1872 yılında çıkarılmıştır…
MECMUA-YI FÜNUN: Münif Paşa; dergi; 1862 yılında çıkarılan ilk dergidir…
MUHBİR: Ali Suavi; gazete; 1867 yılında çıkarılan bu gazete, dönemin yönetim biçimini sert bir dille eleştirdiği için kısa bir süre sonra kapanmıştır…
TAKVİM-İ VAKAYİ: 1831 yılında devlet eliyle çıkarılan ilk resmi gazetedir. Türk toplumu ilk bu gazete ile tanışmıştır. Bir resmi gazetedir, devletin yayın organıdır…
TASVİR-İ EFKÂR: 1862 yılında Şinasi tarafından çıkarılmıştır; Şinasi Paris’e gidince bu gazeteyi Namık Kemal’e devretmiştir ve bir süre sonra da gazete kapanmıştır…
TERCÜMAN-I AHVAL: İbrahim Şinasi ile Agâh Efendi’nin 1860 yılında birlikte çıkardıkları ilk özel gazetedir. Ayrıca bu gazete ile Tanzimat Edebiyatı başlar…
TERCÜMAN-I HAKİKAT: 1878 yılında Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır; II. Abdülhamit döneminde yayımlanan en önemli gazetedir; yönetime karşı siyasal muhalefet yapmak yerine halkı eğitici ve okuma alışkanlığı kazandırıcı bir yayın politikası izlemiştir…
DİĞER
HİKÂYE-İ İBRAHİM PAŞA VE İBRAHİM-İ GÜLŞENİ: Hayrullah Efendi, ilk tiyatro denemesi, 1844
MUHAVERAT-I HİKEMİYE: Münif Paşa; düzyazı; edebiyatımızdaki ilk düzyazı çevirileridir; 1859 yılında Fransız yazar Fenelon’dan çevrilmiştir…
TABSIRA: Akif Paşa; anı; Türk edebiyatının anı türündeki ilk eseridir…
TELEMAK: Yusuf Kamil Paşa; roman; edebiyatımızdaki ilk çeviri romanıdır; 1862 yılında Fransız yazar Fenelon’dan çevrilmiştir; eser yayımlandığı zaman büyük bir ilgi görmüş, yedi yılda dört kez basılmıştır; didaktik bir eserdir. Bu eser modern roman anlayışıyla ilgisi yoktur…
MUHADERAT: İlk kadın romancımız Fatma Aliye Hanım’ın romanı, 1892 …

HAZIRLIK:
1.EDEBİYAT, SOSYAL ve SİYASİ HAYAT İLİŞKİSİ
 Milletlerin edebiyatları, sosyal ve siyasal yapılarının bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Sosyal ve siyasal yapıdaki değişme ve gelişmeler en belirgin şekilde edebî ürünlerle dile getirilmektedir. Çünkü şair ve yazarlar eserlerinde, genellikle ait oldukları toplumun yaşayış biçimini konu alır.
Düşünceler evrensel olabilir, fakat duygular daha çok toplumlara özgüdür. Toplumların en içten, en karmaşık duygularının, şuurlu bir şekilde ifadesini bulduğu sanat dalı genellikle edebiyattır. Şair ya da yazar, okuyucularıyla, birçok duygu ve düşünceyi paylaşan kişidir.
Sosyal yapı dinamiktir. Bugünkü dünya görüşümüz, hayata bakış açımız, başka toplumlarla aynı olmadığı gibi birkaç yüzyıl önce yaşamış olan atalanmızınkinden de farklıdır. Çevremizde sürüp giden maddî, manevî değişmenin baskısı altında yaşayış şeklimiz, dilimiz ve edebiyatımız değişmeye devam etmektedir. İçinde bulunduğumuz bu değişim sürecinden dolayı edebiyatımızın sosyal yapıdan uzaklaşması ya da gelişimini sürdürememesi, toplumumuzun sağlıklı bir şekilde kendini yenilemesini engeller. Çünkü sağlıklı bir toplumun unsurları arasında sürekli ve karşılıklı bir etkileşim vardır.
İnsanın bir fert olarak toplumdan, sosyal hayattan tecrit edilmesi nasıl mümkün değilse, insan elinden çıkan edebî eserler de ortaya çıktığı toplumun sosyal yapısından ayrı düşünülemez. En ferdî düşünen, tamamen şahsî duygularını, kendi iç âlemini dile getiren şair ve yazarların eserlerinde bile dikkatle incelendiği zaman içinde yaşadıkları toplumun derin izleri görülebilir.
2. Tanzimat kelimesinin anlamından yola çıkarak tanzimat dönemi edebiyatı ile ilgilki neler söylenebilir?

Tanzimat düzenlemeler demektir.  Edebiyatımızda da bu dönemde birçok yenilik ve düzenleem yapılmıştır. Divan edebiyatı toplumsal faydadan uzak bir edebiyattır. bu yüzden toplumla arasında bier uçurum oluşmuştur. Tanzimat edebiyatı ile bu uçurum ortadan kalkmış. sanat toplumun faydasına sunulmuş. toplum edebi eserlerle tanışmış, büyük bir ilgi göstermiştir. sosyal v, kültürel ve siyasi hatattaki birçok yenilik bu yolla toplumun istifadesine sunulmuştur.

sayfa 23 
1. etkinlik

 1. III. Selim’den itibaren gerçekleştirilen yenilikler ve bu yeniliklerin kapsadığı alanlar:
I. Mevcut asker ocaklarının düzenlenmesi,
II. Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması,
III. Savaş teknik gruplarının düzenlenmesi.
III. Selim döneminde yapılan ıslahatlara Nizam-ı Cedit adı verilmiştir. Bu dönem ıslahatlarının ağırlık merkezini askeri ıslahatlar oluşturmuştur.
Nizam-ı Cedit Ordusu kuruldu. Bu ordu yeniçerilerden seçilen ve Anadolu’dan getirilen askerlerden kurulmuştur. Avrupa tarzında eğitilen bu ordu ilk askeri başarısını Akka’da Fransızlara karşı kazanmıştır. Ordunun giderleri yeni kurulan İrad-ı Cedit hazinesi tarafından karşılanmıştır. III. Selim donanmaya önem vermiş ve tersaneyi ıslah etmiştir. Mühendishane-i Berr-i Hümayun (Kara Mühendishanesi) ve Mühendishane-i Bahr-i Hümayun (Deniz Mühendishanesi) adıyla okullar genişletilmiştir. Avrupa’daki gelişmeleri takip etmek ve Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini öğrenmek amacıyla Avrupa’nın önemli merkezlerinde sürekli elçilikler kurulmuş, Paris, Londra, Viyana ve Berlin’e elçiler gönderilmiştir. Ülke parasının değerini korumak için yerli malı özendirilmiştir. Resmi devlet matbaası kurulmuştur. İlmiye sınıfının ıslahı için çalışıldı. Yeni kitaplar tercüme edilmiş ve Fransızca devletin ilk resmi yabancı dili haline getirilmiştir.
III. Selim tarafından yapılmak istenen ıslahatlar; yeniçerilerin tepkisi, devlet adamlarının lüks ve israfa dalmaları, İrad-ı Cedit hazinesi için konulan vergilerin toplumda meydana getirdiği huzursuzluk ve yabancı elçilerin aleyhte propaganda yapmaları gibi nedenlerden dolayı başarılı olamamıştır.
Kabakçı Mustafa İsyanı’yla III. Selim öldürülmüş (1807) ve Nizam-ı Cedit ıslahatları ortada kalmıştır

2.Tanzimat ile getirilmek istene yenilikleri kimlerin , niçin istediklerini araştırıp  bu konudaki düşüncelerinizi yazınız.
Tanzimat ile getirilmek istene yenilikler dış baskılar sonucunda ortaya çıkmıştır(1856 Paris Antlaşması)
-Fransa nın ısrarı ile diğer devletlerin de katılımıyla(ingiltere,avusturya vsvs…) fermanın maddeleri belirlenmiştir.Islahat fermanı çıkış kaynağını yabancı devletlerden alır.Paris antlaşmasında yer aldığı için uluslar arası bir sorun haline gelmiştir.
-Osmanlı devleti paris antlaşmasının şartlarını kendi lehine çevirebilmek için bu fermanı ilan etmek zorunda kalmıştır.

Islahat fermanının asıl hedefi
– Müslümanlar ile gayri müslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktır.
– Din, vergi, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve temsil alanında o zamana kadar olan farklar kaldırılıyordu.
– Hukuki niteliği olarak ıslahat fermanı ferman niteliğindedir.
Paris anlasması görüsmeleri sürerken Islahat Fermanı ilan edilmisti.(1856) Bu Fermanla ilgili bir madde Paris Anlasmasında da yer aldı.

3.Edebiyatta tanzimat ne zaman ve niçin başlamıştır?
 1860’da ilk özel Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahval”in çıkışı ile başlayan, Batı Uygarlığı’nın etkisinde  gelişen Türk Edebiyatı’nın ilk aşamasıdır. İsmini başladığı dönemin dönüm noktası olan “Tanzimat Fermanı”ndan  almıştır.
Tanzimat’la ortaya çıkan “orta sınıf”, kullandığı günlük konuşma diline çok yakın bir dili olan kendi
edebiyatını yaratır ve onu toplumun hizmetine sunar. Bu yeni  edebiyat beraberinde yeni görüşleri ve o güne kadar Türk  Edebiyatı’nda görülmemiş olan yeni edebî türleri getirir,  “yenileşme” olgusunu edebiyat yolu ile halka benimsetmeye,  halkı eğitmeye çalışır.
“Eski-Yeni” ikiliğinden kurtulamayarak hedefine tam  olarak ulaşamamakla beraber bu edebiyat dönemi Türk  Edebiyatı’nda yepyeni bir sayfa açmayı başarmıştır.

Peki… Bu edebiyatın getirdiği yenilikler nereden  gelmiştir? Bu edebiyata adını veren fermana neden ihtiyaç  duyulmuştur? Hedefe ulaşmayı engelleyen bu “ikilik” neydi?
Edebiyat’ın en büyük kaynağı beşeriyattır! Bu nedenle  Tanzimat Edebiyatını anlamak için önce Tanzimat  Dönemi’ndeki sosyal olguları ve yapılanları anlamak en  akıllıca iştir.
4. 19. Yüzyılda İstanbul (Suriçi ) aait yaşamı araştırınız.
Bugünkü Eminönü ve Fatih ilçelerini kapsayan Suriçi klasik Müslüman Osmanlı semtini temsil etmektedir. Bir imparatorluk merkezi olarak 20. yüzyıl başlarına dek bu özelliğini sürdürmüştür. Suriçi’nde camiler ile her türden dini yapılar bu bölgenin toplumsal ve kültürel örüntüsünde belirleyicidir. Yine Süleymaniye Medresesi’nde yer alan Meşihat Suriçi’nin dini bir merkez olma özelliğini tamamlar. Suriçi’nde bulunan bir diğer önemli yapı Eyüp Camii’dir. Kara surları ile Haliç surlarının birleştiği yerin dışında yer alan Eyüp Camii ve Türbesi islam dünyasının kutsal yerlerinden kabul edilir.
Anıt eserleri camileri sarayı Babıali’si Kapalıçarşı’sı ve diğer özellikleriyle Suriçi Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir yerdi. Osmanlı’nın kültürel değerleriyle yüklüydü.
Beyoğlu öteden beri Osmanlı’da Batı’nın simgesi olmuş bir yerleşim yeridir. 16-19. yüzyıllar arasında Beyoğlu çevresinde mezarlıklar kırlar üzüm bağları ve de tek tük yerleşimler vardır. Taksim’den ötesi boştur. Bina toplulukları Cumhuriyet’te istiklal Caddesi ismini alana kadar Cadde-i Kebir ile iki yanındaki beş on sokaktan ibaretti. Beyoğlu’nda yabancılar ve azınlıklar yaşamıştır Türk ve müslümanlar yok gibiydi.
19. yüzyıldan itibaren Beyoğlu büyük bir değişim geçirir. Beyoğlu’nun yaşadığı bu değişimde yangınların etkisi büyüktür. 19. yüzyılda çıkan yangınlar Beyoğlu’ndaki Batı tarzı yapılaşmayı hızlandırmıştır. 1850’li yıllardan sonra yeniden yapılaşmayla bir Avrupa kenti görünümü alan semt Frenklerle azınlıkların kaynaşmış bir yaşam sahnesidir. Bu ülke ile ilgisizkopuk ama parlak bir yaşamdır. Oteller balolar cafeler operalar dönemidir. Çok seçkin bir yaşam hüküm sürmektedir. Avrupa’da bir oyun sergileyen dönemin en ünlü sanatçıları yeni işlemeye başlayan yataklı vagonlara atladıkları gibi aynı temsil ve konserleri Beyoğlu’nda verirlerdi.
Padişahlar saray halkı ve diğer kişiler Suriçi’ni birçok mimari şaheselerle süslemeye gayret etmişler; şehre islami özelliğini veren tipik camili siluetini oluşturmak için birbirleriyle yarışmışlardır. Birçok cami han hamam hayır ve eğitim kurumları inşa edilmiştir. Bunların en ünlüsü ve en eskisi Fatih Külliyesi’nde
Beyoğlu’nda yabancı elçilikler kurulduktan bir süre sonra bunların etrafında Batılı bir koloni grubunun oluştuğu gözlenir. Böylece yabancı uyruklu önemli bir topluluk Beyoğlu’nun hem nüfuslanma hem de şehircilik açısından gelişmesinde etkili olmuştur. Beyoğlu’nda yaşam bu yabancı elçiliklerin çevresinde biçimlenmeye başlar.
Beyoğlu’yu İstanbul’un diğer yerlerinden farklı kılan taraflarından birisi de buranın atmosferi ile kaynaşıklık içinde olan kahvehane ve pastahaneler ve meyhanelerdir. Özellikle meyhaneler eğlence semti Beyoğlu’nun simgelerindendir.
Türkiye’de modern oteller ilk defa Beyoğlu’nda yapılmaya başlandı. Beyoğlu özellikle 1870’li yıllardan itibaren güzel otel binalarına kavuşmaya başlar. Bu dönemde oteller genellikle istiklal Caddesi ile Meşrutiyet Caddesi kenarlarında yer alır. Otellerde daha çok yabancılar ve gayri müslimler kalır.
Beyoğlu Batılı görsel sanatların merkezidir aynı zamanda. Tiyatro sinema fotoğrafçılık gibi görsel sanatlar ilk olarak Beyoğlu’nda ortaya çıkar gelişir. Beyoğlu’nda Batılı tiyatro temsilleri Fransız ve italyan gruplar tarafından verilir. Daha sonra yerli tiyatrolarımız kurulur. Batı’nın sahne tekniği yaşam biçimi kültürü tiyatro aracılığıyla sunulmaya başlanır.
Sinemanın serpildiği yer de Beyoğlu’dur. Tiyatro salonları sinema için de kullanılabilirdi. Onun için sinemanın da mayası Beyoğlu’nda tuttu. Genelde istiklal Caddesi’nin iki yanındaki sinemalar tiyatrolara nazaran daha uzun mesafe içine yayılmıştı.
Tüm bunlar da gösteriyor ki Batı kültürünün yaşam tarzının etkin olduğu bir yerdi Beyoğlu. Burada özellikle Hristiyan ve Yahudilerin yoğunlukta olduğu yabancı nüfus hakimdi. Suriçi’nde ise Müslüman ağırlıklı bir nüfus hakimiyeti vardı. Suriçi’nde ahşap ve gösterişsiz binalar göze çarpar. Beyoğlu’nda ise Batı mimarisiyle yapılmış bitişik vaziyette binalar ağırlıktadır. Suriçi’nde islam’ın izleri çok açık bir şekilde görülür. Müslüman halk dinine bağlı bir şekilde mütevazi bir yaşam sürer. Beyoğlu’nda dini kaygılardan uzak hareketli şatafatlı eğlenceye düşkün bir yaşam vardır. Beyoğlu eğlencenin merkezi olmuştur. Kısacası Suriçi’nin Doğu (islam) kültürünü; Beyoğlu’nun Batı kültürünü simgeleyen yerler olduğu söylenebilir.
Kaynak : http://www.gencmekan.com
5. F-Siyasal Alandaki Yenilikler
*Bu dönemde yapılan siyasal yenilikler ve verilen haklar Avrupa ülkeleri tarafından yeterli bulunmamış ve Islahat Fermanı adında yeni bir fermanın çıkarılması gerekmiştir (1856).
*Gelişen milliyetçilik akımlar,bu yöndeki siyasal nitelikli  ayaklanmaları hızlandırmıştır, azınlıklar kendilerine tanınan  yeni ve daha kapsamlı haklara rağmen daha fazlasını, hatta bağımsızlıklarını istemişler ve bu yöndeki kopmalar artmıştır.
*Tutucu kesimin Tanzimat’a olan tepkilerine, 1860’da  basının ortaya çıkmasıyla aydınların Tanzimat’ın yetersizliği  ve eksikleri konusundaki eleştirileri eklenmiştir.  Sonuç olarak Tanzimat Osmanlı İmparatorluğu’nda  hemen her alanda büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdir.
Ancak bu değişimlerin bedelleri oldukça yüksek olmuştur.  Modernleşme ve yenileşme yolunda, ülke yarı sömürge  durumuna düşmüştür, yapılan yeniliklerin çoğu kağıt  üzerinde kalmıştır.
*1840’da İlk Ceza Yasası çıkarılır ve ilk ticaret mahkemesi açılır.
*1847’de toprak mülkiyeti ve kullanımıyla ilgili ilk yasa çıkarılır.
*Yargı örgütünde büyük yenilik ve değişiklikler yapılır.
*1868’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye ve Şurâ-yı Devlet (bugünkü Yargıtay ve Danıştay’ın temelleri) kurulur

Tanzimat edebiyatı ile edebiyatımızda yeni bir döneme girilmiş  batı edebiyatından edebiyatımıza birçok yenilik girmiştir. İlk gazete, ilk makale, ilk dergi, ilk roman, ilk hikaye, ilk tiyatro gibi değişiklikler edebiyatımızı etkisi altına almıştır.
25. sayfa..
3. etkinlik.
18. yy Osmanlı İmparatorluğu’nda artık gerileme ve çöküş devrinin başladığı dönemdir. Ardı ardına alınan yenilgiler, geniş Osmanlı topraklarında birbiri ardına gelen isyanlar, yönetimi bir arayış içine çekmiş, III. Selim devrinde ilk kez orduda yapılan ıslahat hareketlerinin üstünlüğü karşısında imparatorluk yönünü batıya çevirmek zorunda kalmıştır. Gülhane Hattı Hümayunu’nun yürürlüğe konmuş olmasıyla her alanda bir yenileşme hareketi başlamıştır.
Okullarda öğretimin Türkçe’ye dönmesi, gazeteciliğin başlaması ve gelişen milliyetçilik sonucunda edebî yenileşme de beraberinde gelmiş, bu değişmelere uyanan yeni fikir akımlarına paralel olarak ortaya çıkmış, yeni bir medeniyet değişiminin sonucu olarak gelişmiştir. Divan edebiyatı dönemiyle birlikte edebiyatımızda sosyal ve siyasal konuların yanında günlük olaylar tartışma alanına çekilmiştir.
1. Gazetenin görevi ve Tanzimat döneminde gazeteciliğe verilen önem:
Gazete toplumu bilgilendirmede, gelişen sosyal ve siaysi olayalrada toplumu8 haberdar etmede önemli bir role sahiptir. özellikle halk güncel ahberleri tarafsız bir şekilde gazetelerden öğrenmek i,ster. bu yüzden gazetenin en öenmli görevlerinden biri tarafsız haber yapmaktır. Tanzimat döneminde de haşlkın bilnçlendirilmesi, yet,iştirilmesi için gazete bir araç olarak görülmüş ve aydınlarımız gazete yoluyla düşüncelerini halka ulaştırma imkanı bulmuşlar . diğer edebi tüğrlerin atnıtılmasında toplum tarafından benimsenmesinde gazetenin rolü büyüktür.
2. .. Tanzimat Döneminde Çıkan Dergi ve Gazeteler
BEDİR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1870 yılında çıkarılan kısa süreli bir gazetedir…
CERİDE-İ HAVADİS: 1840 yılında çıkarılan ilk yarı resmi gazetedir…
DEVİR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1872 yılında çıkarılan kısa süreli bir gazetedir…
DİYOJEN: Teodar Kasap; dergi; ilk mizah dergidir…
HÜRRİYET: 1867 yılında Ziya Paşa ile Namık Kemal Londra’da beraber çıkardıkları bir gazetedir…
İBRET: Namık Kemal; gazete; 1872 yılında çıkarılmıştır…
MECMUA-YI FÜNUN: Münif Paşa; dergi; 1862 yılında çıkarılan ilk dergidir…
MUHBİR: Ali Suavi; gazete; 1867 yılında çıkarılan bu gazete, dönemin yönetim biçimini sert bir dille eleştirdiği için kısa bir süre sonra kapanmıştır…
TAKVİM-İ VAKAYİ: 1831 yılında devlet eliyle çıkarılan ilk resmi gazetedir. Türk toplumu ilk bu gazete ile tanışmıştır. Bir resmi gazetedir, devletin yayın organıdır…
TASVİR-İ EFKÂR: 1862 yılında Şinasi tarafından çıkarılmıştır; Şinasi Paris’e gidince bu gazeteyi Namık Kemal’e devretmiştir ve bir süre sonra da gazete kapanmıştır…
TERCÜMAN-I AHVAL: İbrahim Şinasi ile Agâh Efendi’nin 1860 yılında birlikte çıkardıkları ilk özel gazetedir. Ayrıca bu gazete ile Tanzimat Edebiyatı başlar…
TERCÜMAN-I HAKİKAT: 1878 yılında Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır; II. Abdülhamit döneminde yayımlanan en önemli gazetedir; yönetime karşı siyasal muhalefet yapmak yerine halkı eğitici ve okuma alışkanlığı kazandırıcı bir yayın politikası izlemiştir…
4. etkinlik
YENİ EDEBİ TÜRLER
ÖNCÜLERİ
GAZETECİLİKLE İLİŞKİLERİ
İlk roman çevirisi : Telemak
 Yusuf Kamil Paşa
YOK
İlk tiyatro: Şair Evlenmesi –
Şinasi
Tercüman-ı ahval ve tasviri efkarı çıkarmış
İlk eleştiri: Tahrib-i Harabat
Namık Kemal
Hürriyet ve İbret  adlı gazeteleri çıkarmış
İlk makale: Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi
Şinasi
Tercüman-ı ahval ve tasviri efkarı çıkarmış- makale gazetede yayınlanmış.
·         İlk hikâye: Letaif-i Rivayat
Ahmet Mithat Efendi
Bedir ve devir adlı gazeteeleri çıkarmış
İlk Roman: Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat –
Şemsettin Sami
….
TABSIRA: anı; Türk edebiyatının anı türündeki ilk eseridir…
Akif Paşa
……..
Sahnelenen ilk tiyatro: Vatan yahut Silistre
 Namık Kemal
Hürriyet ve İbret  adlı gazeteleri çıkarmış
MUHAVERAT-I HİKEMİYE: edebiyatımızdaki ilk düzyazı çevirileridir; 1859 yılında Fransız yazar Fenelon’dan çevrilmiş
Münif Paşa
1. Aşağıdaki yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
(  D)
(D)
(D)
2. .Aşağıda boş bırakılan yerleri uygun ifadelerle dolduruuz.
……Tanzimat Edebiyatı 1860 tarihinde Şinasi ve Agah Efendi birlikte çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesi ile başlamıştır.
…..Tanzimat edebiyatının tanınmış sanatçıları Batıkültürünü yakından tanımışlardır.
…..Türk edebiyatında ilk resmi gazete  Takvim-i Vakayi,  yerı resmi gazete.. Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval ise İlk özel gazetedir.
……Tanzimatla birlikte edebiyatımıza makale, eleştiri, tiyatro, hikaye, roman gibi edebi türler girmiştir.
3. Takvim-i Vekayi:    1831
   Tercüman-ı Ahval:  1860
Ceride-i Havadis:   1841
Tasvir-i Efkar:    1862
4. d
    2013-2014 11.Sını fTürk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları- Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı Öğretici Metinler sayfa 28- 29-30
Tanzimat ile getirilmek istene yenilikler dış baskılar sonucunda ortaya çıkmıştır(1856 Paris Antlaşması)
-Fransa nın ısrarı ile diğer devletlerin de katılımıyla(ingiltere,avusturya vsvs…) fermanın maddeleri belirlenmiştir.Islahat fermanı çıkış kaynağını yabancı devletlerden alır.Paris antlaşmasında yer aldığı için uluslar arası bir sorun haline gelmiştir.
-Osmanlı devleti paris antlaşmasının şartlarını kendi lehine çevirebilmek için bu fermanı ilan etmek zorunda kalmıştır.
Islahat fermanının asıl hedefi
– Müslümanlar ile gayri müslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktır.
– Din, vergi, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve temsil alanında o zamana kadar olan farklar kaldırılıyordu.
– Hukuki niteliği olarak ıslahat fermanı ferman niteliğindedir.
Paris anlasması görüsmeleri sürerken Islahat Fermanı ilan edilmisti.(1856) Bu Fermanla ilgili bir madde Paris Anlasmasında da yer aldı.
2. tanzimat edebiyatı   1860 Yılında Şinasi ve Agah efendinin çıkardığı Tercüman- ı Ahval gazetesinin çıkarılması ile başlamıştır.
25. sayfa..
3. etkinlik.
18. yy Osmanlı İmparatorluğu’nda artık gerileme ve çöküş devrinin başladığı dönemdir. Ardı ardına alınan yenilgiler, geniş Osmanlı topraklarında birbiri ardına gelen isyanlar, yönetimi bir arayış içine çekmiş, III. Selim devrinde ilk kez orduda yapılan ıslahat hareketlerinin üstünlüğü karşısında imparatorluk yönünü batıya çevirmek zorunda kalmıştır. Gülhane Hattı Hümayunu’nun yürürlüğe konmuş olmasıyla her alanda bir yenileşme hareketi başlamıştır.
Okullarda öğretimin Türkçe’ye dönmesi, gazeteciliğin başlaması ve gelişen milliyetçilik sonucunda edebî yenileşme de beraberinde gelmiş, bu değişmelere uyanan yeni fikir akımlarına paralel olarak ortaya çıkmış, yeni bir medeniyet değişiminin sonucu olarak gelişmiştir. Divan edebiyatı dönemiyle birlikte edebiyatımızda sosyal ve siyasal konuların yanında günlük olaylar tartışma alanına çekilmiştir.
1. Gazetenin görevi ve Tanzimat döneminde gazeteciliğe verilen önem:
Gazete toplumu bilgilendirmede, gelişen sosyal ve siaysi olayalrada toplumu8 haberdar etmede önemli bir role sahiptir. özellikle halk güncel ahberleri tarafsız bir şekilde gazetelerden öğrenmek i,ster. bu yüzden gazetenin en öenmli görevlerinden biri tarafsız haber yapmaktır. Tanzimat döneminde de haşlkın bilnçlendirilmesi, yet,iştirilmesi için gazete bir araç olarak görülmüş ve aydınlarımız gazete yoluyla düşüncelerini halka ulaştırma imkanı bulmuşlar . diğer edebi tüğrlerin atnıtılmasında toplum tarafından benimsenmesinde gazetenin rolü büyüktür.
2. .. Tanzimat Döneminde Çıkan Dergi ve Gazeteler
BEDİR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1870 yılında çıkarılan kısa süreli bir gazetedir…
CERİDE-İ HAVADİS: 1840 yılında çıkarılan ilk yarı resmi gazetedir…
DEVİR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1872 yılında çıkarılan kısa süreli bir gazetedir…
DİYOJEN: Teodar Kasap; dergi; ilk mizah dergidir…
HÜRRİYET: 1867 yılında Ziya Paşa ile Namık Kemal Londra’da beraber çıkardıkları bir gazetedir…
İBRET: Namık Kemal; gazete; 1872 yılında çıkarılmıştır…
MECMUA-YI FÜNUN: Münif Paşa; dergi; 1862 yılında çıkarılan ilk dergidir…
MUHBİR: Ali Suavi; gazete; 1867 yılında çıkarılan bu gazete, dönemin yönetim biçimini sert bir dille eleştirdiği için kısa bir süre sonra kapanmıştır…
TAKVİM-İ VAKAYİ: 1831 yılında devlet eliyle çıkarılan ilk resmi gazetedir. Türk toplumu ilk bu gazete ile tanışmıştır. Bir resmi gazetedir, devletin yayın organıdır…
TASVİR-İ EFKÂR: 1862 yılında Şinasi tarafından çıkarılmıştır; Şinasi Paris’e gidince bu gazeteyi Namık Kemal’e devretmiştir ve bir süre sonra da gazete kapanmıştır…
TERCÜMAN-I AHVAL: İbrahim Şinasi ile Agâh Efendi’nin 1860 yılında birlikte çıkardıkları ilk özel gazetedir. Ayrıca bu gazete ile Tanzimat Edebiyatı başlar…
TERCÜMAN-I HAKİKAT: 1878 yılında Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılmıştır; II. Abdülhamit döneminde yayımlanan en önemli gazetedir; yönetime karşı siyasal muhalefet yapmak yerine halkı eğitici ve okuma alışkanlığı kazandırıcı bir yayın politikası izlemiştir…
4. etkinlik
YENİ EDEBİ TÜRLER
ÖNCÜLERİ
GAZETECİLİKLE İLİŞKİLERİ
İlk roman çevirisi : Telemak
 Yusuf Kamil Paşa
YOK
İlk tiyatro: Şair Evlenmesi –
Şinasi
Tercüman-ı ahval ve tasviri efkarı çıkarmış
İlk eleştiri: Tahrib-i Harabat
Namık Kemal
Hürriyet ve İbret  adlı gazeteleri çıkarmış
İlk makale: Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi
Şinasi
Tercüman-ı ahval ve tasviri efkarı çıkarmış- makale gazetede yayınlanmış.
·         İlk hikâye: Letaif-i Rivayat
Ahmet Mithat Efendi
Bedir ve devir adlı gazeteeleri çıkarmış
İlk Roman: Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat –
Şemsettin Sami
….
TABSIRA: anı; Türk edebiyatının anı türündeki ilk eseridir…
Akif Paşa
……..
Sahnelenen ilk tiyatro: Vatan yahut Silistre
 Namık Kemal
Hürriyet ve İbret  adlı gazeteleri çıkarmış
MUHAVERAT-I HİKEMİYE: edebiyatımızdaki ilk düzyazı çevirileridir; 1859 yılında Fransız yazar Fenelon’dan çevrilmiş
Münif Paşa
1. Aşağıdaki yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
(  D)
(D)
(D)
2. .Aşağıda boş bırakılan yerleri uygun ifadelerle dolduruuz.
……Tanzimat Edebiyatı 1860 tarihinde Şinasi ve Agah Efendi birlikte çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesi ile başlamıştır.
…..Tanzimat edebiyatının tanınmış sanatçıları Batıkültürünü yakından tanımışlardır.
…..Türk edebiyatında ilk resmi gazete  Takvim-i Vakayi,  yerı resmi gazete.. Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval ise İlk özel gazetedir.
……Tanzimatla birlikte edebiyatımıza makale, eleştiri, tiyatro, hikaye, roman gibi edebi türler girmiştir.
3. Takvim-i Vekayi:    1831
   Tercüman-ı Ahval:  1860
Ceride-i Havadis:   1841
Tasvir-i Efkar:    1862
4. d
11.Sını fTürk Edebiyatı Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı Öğretici Metinler sayfa 28-
1. Tanzimat döneminde aynı temada yazılmış bilimsel içerikli birçok yazı vardır. Özellikle gazete ev dergilerde çıkan tenkit türü yazılarda bunu görmek mümkündür.
2.  Tanzimat döneminde sanatçılar eserlerini ortaya koyarken eski ile yeni arasında bir ikilem yaşamışlardır. k Bu yüzden konularda değişiklik yaaprken şekil bakımından eskiye bağlı kalmışlar, divan edebiyatı nazım şekillerini kullanmışlardır.
3. Tanzimat döneminde edebiyatı mıza giren öğretici metinler:
 Gazete çevresinde gelişen metin türleri:
Makale, deneme, sohbet, fıkra, eleştiri, röportaj gibi gazete çevresinde oluşan metinlerdir.
Kişisel hayatı konu alan metin türleri:
Hatıra (anı), gezi yazısı, biyografi, mektup, günlük gibi kişisel hayatla ilgili olan metinlerdir
4. Ali Suavi Hayatı Eserleri Edebi Kişiliği
Ali Suavi (d.1838 İstanbul – ö.1878 İstanbul) Osmanlı düşünürü ve yazarı.
Osmanlı Devletinin son zamanlarında yetişen yazar ve ihtilalci. 1839 senesinde İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde doğdu. Babası Çankırı’nın Çay köyünden olup, İstanbul’da yerleşmiş kağıt mühreciliği (parlatmacılığı) yapan Hüseyin Ağadır. Davutpaşa İskele Rüşdiyesinde bir kaç sene okuyan Suavi, medrese tahsili görmemiş olup, cami dersleriyle kalmıştı. Bu sebeple daha sonraları cami vaizliği yaptığı dönemlerde halkın diliyle ve çok kere de mantıkiyle konuşurdu. Suavi, Sami Paşanın maarif nazırlığı sırasında girdiği imtihanda başarı göstererek, Bursa Rüşdiyesine muallim-i evvel tayin edildi. Ancak ahlaki düşüklüğü dolayısıyla hakkında yapılan şikayetler artınca, bir sene sonra Bursa’dan ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Bir müddet Rüşdiyede baş muallimlik vazifesinde bulundu. Bu sırada hacca giden Ali Suavi, dönüşte Sami Paşa’nın himayesiyle Filibe Rüşdiyesine hoca olarak tayin edildi. Daha sonra Sofya’da ticaret mahkemesi reisliği, Filibe’de tahrirat müdürlüğü yaptı.
1867 senesinde İstanbul’a dönen Suavi, bir taraftan Şehzade Camiinde vaazlar veriyor, diğer taraftan Filip Efendinin Muhbir adlı gazetesinde yazarlık yapıyordu. Bir süre sonra devlet aleyhinde şiirler yazmaya başladı. Bu durum, gazetenin kapatılmasına ve Ali Suavi’nin Kastamonu’da ikamete mecbur edilmesine yol açtı. Kastamonu’dayken Mustafa Fazıl Paşanın daveti üzerine kaçıp Paris’e gitti. Paris’te Mustafa Fazıl Paşa ve arkadaşlarıyla yapılan toplantıdan sonra, burada alınan karar üzerine Muhbir Gazetesini çıkarmak için Londra’ya gitti. Gazetenin daha ilk nüshalarından itibaren kararlaştırılmış hedeflerin dışına çıktığı görüldü. Bu yüzden Yeni Osmanlılar ve diğer erkan ile arası bozuldu. Namık Kemal ve Ziya Bey’in desteklerini çekmeleri üzerine gazete kapanmak zorunda kaldı.
Londra’da bir İngiliz kızı ile evlenen Ali Suavi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra İstanbul’a geri döndü. Sultan İkinci Abdülhamid Hanın mabeyn feriki olan İngiliz Said Paşanın yardımı ile Galatasaray Sultanisine müdür tayin edildi. Kötü idaresi ile mektebi karıştırması, perişan tavırları ve Türk halkının örf ve adetlerine uymayan davranışları yüzünden kısa zaman sonra bu görevden azl edildi. Bu olaydan sonra Abdülhamid Han’a ve idaresine düşman kesilen Ali Suavi, Sultan’ı tahttan indirmeye ve yerine beşinci Murad’ı padişah yapmaya karar verdi. Bu konuda İngilizlerin de desteğini sağladı. Bunun için gizli olarak çalışmaya başladı. Etrafına topladığı beş yüz kadar göçmen ile 20 Mayıs’ta Beşinci Murad’ın bulunduğu Çırağan Sarayı’nı basarak, beşinci Murad’ı dışarı çıkardı. Bu sırada yetişen Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa’nın vurduğu bir sopa darbesiyle Ali Suavi, olay yerinde öldü (1878). Yıldız Sarayı civarında bir yere gömüldü. Bugün yeri kaybolmuştur. İngiliz olan karısı Mary, olay gecesi yalıda bulunan belgeleri yaktıktan sonra derhal kendisini bekleyen gemi ile Londra’ya kaçtı (Çırağan Vak’ası).
Ali Suavi daima ön safta bulunmak isteyen, övülmeyi seven, yalan söylemekten çekinmeyen ve dostluğuna güvenilmeyen bir kişiliğe sahipti. Onun bu şahsiyetini iyi değerlendiren İngilizler, kendisini istedikleri biçimde yetiştirmişler ve kullanmışlardır. Nitekim o, rejim meselesinde İngiliz parlamentarizmine benzeyen bir meşrutiyet arzusunu daimi olarak dile getiriyordu.
Diğer taraftan klasik medrese tahsili bile görmeyen Suavi, belli çevrelerce muhaddis ve hatta müctehid gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Suavi, dinde reform yapmak gerektiğini, hutbenin her milletin kendi dilinde okunmasını ısrarla savunmuştur. Suavi’nin bu fikirleri daha sonra Cemaleddin Efgani adlı yine bir İngiliz ajanı tarafından geliştirilecektir.
Namık Kemal’in Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektubunda, Ali Suavi hakkında söylediği şu sözler bir hayli düşündürücüdür: “Ali Suavi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir çehre nümayişine aldanmışsın. Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adamdı ki, garazkâr ve dünyada misli görülmedik bir şarlatandı. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım halde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş gibi gösterdi. O kadar cahil, cehaletiyle beraber o kadar mağrurdu. Türkçe üç satır bir şey yazsa, aleme maskara olurdu.”
Ali Suavi’nin başlıca eserleri
•Kamus Ül-Ulum Vel-Maarif, (Paris, 1870, Türkçe Batı örneğine uygun ilk ansiklopedi, yarım kalmıştır.)
Hive (Paris, 1874)
•Montenegro-A Propos De L’Herzegovine (Paris, 1876)
•Ali Paşa’nın Siyaseti
•Hukuk-üş Şevari
6 Eylül 2011 Cuma
ŞİNASİ (İBRAHİM ŞİNASİ) HAYATI, ESERLERİ, EDEBİ KİŞİLİĞİ
İBRAHİM ŞİNASİ (1826-1871)
*Tophane İdaresi’nde çalıştığı zamanlarda Fransızcacını ilerletmek ve öğrenin görmek için Fransa’ya gitmek ister ve gönderilir. Burada Batı edebiyatının ve batıdaki düşünce akımlarının içinde yetişir.
*Tanzimat Edebiyatının kurucularındandır.
Gazel ve kasideler yazan İ. Şinasi, şiire yeni bir öz getirmiş; şiiri sosyal ve siyasi düşüncelere açarak “kanun, hak, adalet, namus, cehalet, akıl, reis-i cumhur” gibi kavramları şiirde kullanmıştır.
*Şinasi’nin yazdığı kasidelerde de övgü unsur vardır; ancak divan edebiyatındaki kasidenin klasik özelliklerinden sıyırmıştır kasideyi. Duygu ve hayalden uzaklaşıp akla dayana övgüye yer vermesi Türk edeb açısından bir yeniliktir.
*Türk toplumuna Batı şiirini tanıtmak için Batı şiirinden çeviriler yapmıştır. Bu çevirileri Tercüme-i manzume adlı yapıtında toplamıştır.
*Şiirlerinde konu birliğine önem vermiştir. Çünkü şiirin belli bir düşünce çevresinde gelişmesini amaçlamıştır.
*Şinasi yurt sorunları üstünde yurttaşın söz söyleme hakkı ve hürriyeti olduğu görüşünü ileri sürerek gazetenin toplumun gelişmesinde önemli bir yer tuttuğunu, halkın sesini duyurmasında bir araç olduğunu ileri sürmüştür.
*Gazetenin halkın anlayabileceği bir dille süsten uzak çıkarılması gerektiğini söylemiştir.
*Klasizmin etkisinde kalmış bir yazardır.
          ŞİNASİ’NİN İLKLERİ
*Batı etkisindeki Türk edebiyatının ilk bilinçli temsilcisidir.
*Agah Efendi ile birlikte ilk özel gazeteyi çıkarmıştır. Tercüman-ı  Ahval -1860
*Daha sonra da Tasvir-i Efkar gazetesini çıkarmıştır. (1862)
*İlk makale örneği MUKADDİME’yi yazmıştır. Tercüman- Ahval’de yayımlamıştır.
*Fransızcadan ilk şiir çevirilerini yapmıştır. (Lamertine’den yapıldı.) Bu çevirileri Tercüme-i manzume adlı yapıtında toplamıştır.
*İlk yerli oyunumuz Şair Evlenmesi’ni yazmıştır. Bu yapıtta Karagöz-ortaoyunu tekniğinden faydalanmıştır. Nokta, kısa çizgi ve ayraç işaretleri de ilk kez de bu yapıtta kullanmıştır. Ancak sahneye konulan ilk tiyatro yapıtı Namık Kemal’in VATAN YAHUT SİLİSTRE adlı yapıtıdır.
*Noktalama işaretlerini ilk kez kullanan kişidir. Mukaddime’de kullanmıştır.
* İlk folklor incelemesini DURUB-U EMSAL-İ OSMANİYE yapmıştır. (Atasözleri sözlüğü)
* Şiire yeni bir öz getirmiş; şiiri sosyal ve siyasi düşüncelere açarak “kanun, hak, adalet, namus, cehalet, akıl, reis-i cumhur” gibi kavramları şiirde kullanmıştır.
* La Fontaine’den çeviriler yapmış, onunkine  benzeyen ilk fablları yazmıştır.
YAPITLAR:
Tercüme-i Manzume  (LA Fontaine’den çeviriler)
Şair Evlenmesi (tiyatro)
Durub-u Emsal-i Osmaniye(Atasözleri derlemesi)
Müntehabat-ı Eşar(Şiirlerinden seçmeler)
Tanzimat Döneminde Öğretici Metinlerin Özellikleri
  *  Tanzimat dönemi öğretici metinlerinde toplumsal konular işlenmiştir.
  *   “Sanat, toplum içindir.” anlayışıyla toplumsal konular ele alınmıştır.
 *   Rönesans ve aydınlanma döneminin etkisiyle birlikte Tanzimat dönemi öğretici metinlerinde eşitlik, hürriyet, bilim, hukuk gibi kavramlar öne çıkar.
 *   Genellikle makale türünde eserler verilir. Bir öğretici metin olan Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi ilk makaledir.
  *  Tanzimat dönemi öğretici metinlerinde Arapça ve Farsça sözcükler kullanılmakla birlikte süssüz, gösterişsiz, secisiz bir dil kullanılmıştır.
 *   Tanzimat dönemi edebiyatı öğretici metinlerinde Doğu Batı çatışması temada, dilde, ifade biçimlerinde kendini gösterir.
  *  Tanzimat döneminde halkı eğitmek ve bilgilendirmek amacıyla daha çok gazeteden yararlanılmıştır, öğretici metinler de daha çok gazetelerde yayımlanmıştır.
 *   Türk dili tarihi alanında çalışmalar yapılmış, sözlük çalışma­ları ilk defa bilimsel bir metodla düzenlenmiştir.
   *  Söz hüneri göstermek değil, bazı düşünceleri halka yaymak amaçlanmıştır.
  *  Türk edebiyatında ilk defa bu dönem eserlerinde konuşmaları gösteren çizgiler ve noktalama işaret­leri kullanılmıştır.
                                                  HAZIRLIK
1. ÖĞRETİCİ METİN KAVRAMINDAN NE ANLIYORSUNUZ?
C. Öğretici metinler, bilgi ve haber vermek, ikna etmek, kanıları değiştirmek, uyarmak, düşündürmek, yönlendirmek, tanıtmak gibi amaçlarla yazılan metinlerdir.
2. Çağdaşlaşma: Çağa ayak uydurma, Yaşanılan dönemi benimseme, onun gereklerini yerine getirme
    Modernleşme:Eski ve geleneksel toplumların modern olmalarına, moderniteye ulaşmalarına imkan veren süreçler için kullanılan genel terim. Sınırları genişleyen kapitalist dünya pazarının hızlandırdığı bilimsel ve teknolojik keşiflerle yeniliklerin, sanayideki ilerlemelerin, nüfus hareketlerinin, ulus devletleri ve kitlesel hareketlerin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan sosyo-ekonomik değişimlerin birliği
Batılılaşma: Batı medeniyetini veya batılı milletleri taklit cime, onlara benzeme harekeli.
Asrilik: Yaşanılan döneme uyma.
sayfa 29.
1.Tercüman- Ahval’de Mukaddime ve Serbestlik adlı metiler  bilgi ve haber vermek, ikna etmek, kanıları değiştirmek, uyarmak, düşündürmek, yönlendirmek
sayfa 30
2. tanzişmat dönemi öğretici metinlerin oluşmasına zemin hazırlayan zihniyet Batı düşüncesini benimsemiş Batılı yaşam biçimini ve sanatını  ölçü almış zihniyettir.
3. Metnin iletisi:
Tercüman- Ahval: Tercüman- Ahval Gazetesinin çıkarılış amacı
 Serbestlikadlı metnin iletisi: serbestlik kavramının ne anlama geldiği
1. ETKİNLİK:  Tanzimat döneminde vatansevgisi, hak, adalet , eşitlik gibi komnular ön plana çıkan konulardır. bu konularda birçok yazı kaleme alınmıştır.
 2. ETKİNLİK:  Bu temalar  roman, hiakye tiyatro gibi  olaya dayalı ve şiir gibi coşku ve heyecana bağlı anlatımla oluşturulmuş metinlerle de analtılmıştır.
4.a. Tercüman-ı Ahval Mukaddimesinde dönemin gazete ile ilgili zihniyeti yansıtılmış. gazete bu dönemde en önemli bir  iletişim unsuru olarak göze çarpar. sosyal yaşamda birçok gaete çıkarılmış, halk bu gazeteelri okumak için ilgi göstermişitr. dönemin siyasetçileri  ve devlet erkanı da gazete konusnda ciddi adımalr atmışlardır.
b. Günümüzde de hak, eşitlik, adalet, özgürlük varmalrı hala  güncelliğini koruyan sık sık tartışılan temalar arasındadır.
5. a.Merkezi otorite ile halk arasında bir kopukluktan söz edilemez. Bu tartışlamalar daha çok aydınlar ve merkezi otorite etrafında gelişmiştir. Halk her halükarda merkezi otoriteyi benimsemiş ve itat etmiştir. Fakat bezı devlet adamalrının son zamanlardaki yaşam biçimi aşırı eğlenceye ve lükse düşkünlüğü halkta hoşnutsuzluk oluşturmuştur.
b.
6.  Her iki metnin analtım türü öğretici anlatımdır.
Öğretici Anlatımın Özellikleri:
1.Dil daha çok göndergesel işlevde kullanılır.
2.Söz sanatlarına, kelimelerin mecaz anlamlarına yer verilmez.
3.Verilen bilgiler örneklerle ve tanımlarla pekiştirilir.
4.Daha çok nesnel cümleler kullanılır.
5.Açıklama, aydınlatma, bilgi verme amaçlarıyla yazılır.
6.Öğretici metnin anlaşılması ve yorumlanması için okuyucunun verilen bilgiyi kavrayabilecek birikime sahip olması gerekir.
7.İfade hiçbir engele uğramadan akıp gider.
8.Gereksiz söz tekrarı yapılmaz.
9.Ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimeler yoktur.
10.Dil ve ifade sade, gösterişsiz ve pürüzsüzdür.
11.Düşünce ve duygular kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.
12.Bu anlatım türü daha çok ansiklopedilerde ve ders kitaplarında kullanılır.
13.Tarihi metinler, Felsefi metinler, Bilimsel metinler gibi bölümleri vardır.

11. Sınıf Türk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları- Yıldırım yayınları Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler-Şiir- sayfa 35-36-37

sayfra 35
****Aydınlanma döneminde ortaya çıkan yeni kavram imgeler: hak, adalet, eşitlik, hukuk, pozitivizm, vatan,
*****  17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir.
 Temel olarak şu ilkelere dayanır:
*Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır.
*Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.
*Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.
*Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.
*Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)

*Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
*Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.
*Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Boileau (şiir)
            La Fontaine (fabl)
            Racine, Corneille (trajedi)
            Moliere (komedi)
            Madame de La Fayette (roman)
            La Bruyere (karakterleriyle)
            Bossuet (hitabet)
“Klasisizm, geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide.
TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM
Türk edebiyatı Batı’ya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.
Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.
ROMANTİZM (COŞUMCULUK)
1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur.
Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır.
1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır.
Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır.
Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir.
 Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
BAŞLICA TEMSİLCİLERİ
            Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani…….)
            J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
            Goethe (Faust)
            Lamartine (Greziella)
            A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
            A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý
            Alfrede de Musset (şiirleriyle)
            Schiller (“Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle)
            Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
            Chateaubrian
            Puşkin
            Shakespeare
            Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
            Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)
“Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.
                                                                                                          Musset
“Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”.
                                                                                                          A. Gide
TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM
Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.
            Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
            Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
            Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
            Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla
****Hürriyet Kasidesi, Vatan Mersiyesi addlı şiirler.
****Atatürk’ün, Namık Kemal’in vatanla ilgili sözleri için TBMM’de söylediklerini ve bunları hangi amaçla dile getirdiğini araştırnız.
Hürriyet kasidesinden bir bölüm:
  ‘Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
  Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini’
 Atatürk’ün bu bölüme cevabı:
   ‘ Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
   Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’
Bir milletin uyanışa geçtiğini, milletin kaderini yine milletin değiştireceğini ifade etmek istemiş, Türk milletinin bu güce sahip olduğunu söyleyerek umut vermiştir…
**** NAMIK KEMAL (1840-1888)
Tanınmış bir ailenin çocuğu olarak doğmuş iyi bir eğitim almıştır.
16 yaşında evlenen şair o yıl İstanbul’a dönerek şiirlerini Divan’ında toplamış şair çevrelerince büyük bir beğeni ile karşılanmıştır.
* Şinasi ile tanıştığı Tasvir-i Efkar gazetesiyle birlikte onda batılı boyutta düşünceleri belirmiştir. Bu gazetedeki yazıları ile hükümeti eleştirmiştir.  Abdülaziz karşıtı Şehzade Murat yanlısı yazıları yüzünden sık sık sürgüne gönderilmiştir.
*Sanatın halkı eğitmek için bir araç olduğu bilinciyle yapıtlarında Meşrutiyet’in kurulmasını amaçlamıştır.
*Şehzade Murat’ın 3 aylık saltanatının ardında tahta çıkan Sultan Abdülhamit Kanuni Esasi’yi hazırlayan grubun içinde Ziya Paşa ve Namık Kemal’i de görevlendirmiştir. Ancak Kanuni Esasi de “Sakıncalı görülenlerin yut dışına çıkartılması” maddesinin çıkmasına engel olamamışlardır. E bu durumda da Abdülhamit’le de araları bozulmuş; ne de olsa Namık Kemal’in sürgün maceraları çoktur. HA bu arada Ziya Paşa ile de araları bozulacak, ileride bekleyin…Az sonra…Neyse , Abdülhamit’e ve saraya kalemiyle saldırmıştır.
*Üyesi bulunduğu YENİ OSMANLILAR CEMİYETİ sürgüne gönderilirken N. Kemal Londra’ya topuk yapmış oralarda da boş durmayarak Hürriyet (Ziya Paşa ile birlikte) gazetesini çıkarmıştır.
*Namık Kemal yenileşme dönemi Türk edebiyatına vatan, millet, hüriyet, hak, adalet, istiklal, eşitlik gibi kavramları getirmiş ve gür sesiyle haykırmıştır.
*İmparatorluğun içinde bulunduğu durum karşısında kurtuluş çareleri arayan şair politik konulara yönelmiş ve sosyal ve siyasi içerikli  konularda yazmış, derin bir vatan sevgisiyle kahramanlık şiirleri yazmıştır.
*Roman, şiir, makale, tiyatro, eleştiri, tarih, biyografi türlerinde eserler vermiştir. Ancak nesri şiirinden daha üstündür.
* Yapıtlarında romantizmin etkisi görülmektedir.
*Dilde yalınlaşmak gerektiğini söylemiştir ancak tiyatro yapıtları dışında süslü ve ağır bir dil kullanmıştır.
*Divan şiiri antolojisi HARABAT’ın önsözünde divan şiirini öven Ziya Paşa’ya kızan sanatçı TAHRİB-İ HARABAT adlı ilk eleştiri yazısını yazmıştır. Harabat’ın ikinci cildi yayımlanınca da TAKİB-İ HARABAT adlı eleştiri yazısını yazmıştır.
       NAMIK KEMAL’İN İLKLERİ
*Sahnede oynanan ilk tiyatro yapıtı Vatan Yahut Silistre’yi yazmıştır.
*İlk edebi roman İNTİBAH’ı yazmıştır.
*İlk Tarihsel roman CEZMİ’yi yazmıştır.
*TAHRİB-İ HARABAT adlı ilk eleştiri yazısını yazmıştır.
YAPITLARI
Roman: İntibah
            Cezmi
Tiyatro: Zavallı Çocuk
              Vatan Yahut Silistre
              Celaleddin Harzemşah
               Kara Bela
               Âkif Bey
               Gülnihal
Eleştiri: Tahrib-i Harabat
              Takib-i Harabat
ZİYA PAŞA (1840-1880)
*Doğu kültürüyle yetişmiştir. YENİ OSMANLILAR CEMİYETİ ÜYESİDİR.
 Avrupa’ya gittiğinde Batı kültürü ve sanatı hakkında çalışmalar yapmıştır. Eski edebiyat ile yeni edebiyat arasında bocalayan şair Divan edebiyatının etkisinden kendini kurtaramamıştır. Hak, adalet, ilerleme gibi konuları şiire sokmuştur.
*Tanzimat şairleri arasında eskiye en bağlı şair olan Ziya Paşa Bağdatlı Ruhi’nin Terkib- Bend’ine aynı isimle nazire yazmıştır. Bu yapıt dönemin sosyal bir eleştirisidir.
 *1868’de isyan eden Girit Rumlarının bastırmak için gönderilen Ali Paşa’nın isyanı bastıramadan dönmesi üzerine ZAFERNAME adlı yapıtı yazmıştır.Yapıtta yenilgiden “büyük bir başarı“ diye söz etmiş tariz(iğneleme) sanatının güzel bir örneğini vermiştir.
*Şiir ve İnşa makalesinde Türk edebiyatının şiir ve düzyazı alanlarında yenileşmesi halk şiirinin esas alınması, halk dilinin kullanılması ve halk kültürüne dönülmesi gerektiğini söylemiştir. FAakatt……
* HARABAT adlı yapıtında  divan şiirinin üstün bir zevkle yazıldığını söyledi. Bu ne biçim perhiz, bu ne lahana turşusu hesabı… Namık Kemal’in öfkesini üzerine çekti. Namık Kemal Tahrib-i Harabat’ı yazdı böylece.
*Şirlerinde didaktik yönü ağır basmıştır.Roman ve öykü yazmamıştır.
ZİYA PAŞA’NIN İLKLERİ
İlk antolojiyi yazmıştır. Harabat (Divan şiirini öven yapıt)
İlk hatırayı yazmıştır: Defter-i Amal
ESEERLERİ
Rüya: (Londra’da yazdığı bu yapıt siyasal eleştirinin özgün bir örneğidir. Aynı zamanda mülakat biçimindeki röportajın ilk örneği sayılır. Ali Paşa için yazılmıştır.)
Harabat (3 ciltlik divan şiiri antolojisi)
Zafername (hiciv)
Şiir ve İnşa (makale)
Eş’arı Ziya (şiir)
Endülüs Tarihi , Emill(çeviri)
Defter-i Amal(anı)
Külliyat-ı Ziya Paşa (Terkib-i Bent ve terci-i bent türündeki şiirleri)
Veraset Mektupları(İki Mektup)
Abdülhak Hamit Tarhan Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği
5 Şubat 1851’de İstanbul’da doğdu. Babası, dedesi ve soyu ilim aleminde isim yapmış şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla, İkinci Mahmud ile Abdülmecid Han’ın hekimliğini yapmış, şiir ve tarihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi ise, meşhur bir tarihçi ve diplomattı.
Abdülhak Hamid ilk tahsiline Evliya Hoca, Behaeddin ve Hoca Tahsin Efendi gibi özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendi’nin Abdülhak Hamid üzerindeki etkisi büyüktür. Daha sonra Bebek Köşk Kapısındaki mahalle mektebi ile Rumelihisar Rüşdiyesine kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris’te eğitim yapması uygun görülünce ağabeyi Nasuhi Bey ile 1863 Ağustosunda Paris’e gitti. Orada özel bir koleje başladı. Kısa zamanda Fransızcasını ilerletti. 1,5 sene tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul’a döndü. İstanbul’da Fransız mektebine başladı ve Fransızcasını ilerletmek için Babıali’de tercüme odasına girdi. On dört yaşlarındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran’a gitti, 1,5 sene özel olarak Farsça dersleri aldı. Babasının 1867’de vefatı üzerine İstanbul’a döndü.
İstanbul’a döndükten sonra, önce Maliye mektubi, daha sonra sadaret kaleminde vazife yapan Abdülhak Hamid, buralarda Ebüzziya Tevfik ve Recaizade Mahmud Ekrem’le tanıştı. Sami Paşa’dan Hafız Divanı’nı okudu. Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Macera-yı Aşk adlı ilk eserini yazdı ve meşhur Makber mersiyesini yazmasına sebeb olan Fatma Hanım’la evlendi. 1876 senesinde, hariciye mesleğini seçti. Paris Sefareti ikinci katibliğine tayin edildi ve iki buçuk sene vazife yaptı. Bu arada Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatı buldu. Paris dönüşü bir süre açıkta kaldı. 1881’de Poti, 1882’de Golos, bir sene sonra da Bombay başşehbenderliklerine (konsolosluk) tayin edildi. Bombay’da üç sene kaldı. Eşi Fatma Hanım’ın rahatsızlığının artması üzerine, İstanbul’a dönmek için yola çıktı. Fatma Hanım Beyrut’ta vefat etti.
Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkatipliğine tayin edildi. Fakat Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden, vazifeden alındı. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra’daki eski görevine gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan Nelly Hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine iki sene sonra tekrar Londra elçiliği müsteşarlığına tayin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900’de İstanbul’a döndü. 1906’ya kadar İstanbul’da kaldı. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine tayin edildi. 1911’de hanımı Nelly’nin ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen Lucienne Hanım ile evlendi. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından azledilince, İstanbul’a döndü. Maarif Nezareti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulundu. Mütareke yıllarında Viyana’ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilanından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul milletvekili seçildi ve ölünceye kadar milletvekili olarak kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlandı. Ayrıca belediye de, dayalı döşeli bir apartman dairesi verdi. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezarı Zincirlikuyu’dadır.
Abdülhak Hamid, Tanzimat sonrası bütün edebi ve siyasi devirleri yaşamış bir şairdir. Tanzimatı, meşrutiyetleri ve cumhuriyeti görmüştür. Bu devirlerdeki Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı tanımasına sebep oldu. Bu sebeple Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirdi. İlk başlarda Tanzimat ekolünün tesirinde kalmış sonra batıyı tanıyınca, klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir çehre kazanmasında Recaizade Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hamid yazdıklarıyla bunu uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare ve Victor Hugo’nun tesirleri açıkça görülür. Şiirlerindeki başlıca konu romantik ve felsefi düşünceler, ölüm duyguları ve insan kaderi hakkındadır. Şiirlerinde pekçok yabancı kelime vardır. Batı yazarlarından etkilenerek yazdığı dramalar Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Kendisine son zamanlarda Şair-i azam (en büyük şair) ünvanı verilmiştir.
ESERLERİ
Abdülhak Hamid’in eserleri iki grupta toplanmaktadır:
Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala’dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924).
Tiyatroları: Hamid’in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır. Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs’ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898). Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913).
*****Tanzimat şiiri biçim olarak eskiye bağlı kalmakla birlikte içerik yönünden yeni bir yüze kavuşmuştur. divan edebiyatının soyut ve bireysel temalarında uzaklaşılıp toplımsal sorunalrın işlendiği bir anlayışa geçilmiştir. Vatan, hak, eşitlik, özgürlük, adalet gibi toplumsal  temalar  bu döneme damgasını vurmuş.
HAZIRLIK
1. ŞİİR TAHLİLİ NASIL YAPILIR
A. ŞİİRİN BİÇİM YÖNÜNDEN İNCELENMESİ
1. Dörtlük,beyit hangi birimlerden oluşuyor belirtilmesi,( Nazım birimi)
2. Kaç dörtlük veya kaç beyitten oluştuğunun belirtilmesi,( Birim sayısı)
3. Şiirin ölçüsünün ve duraklarının belirtilmesi,( Ölçü)
4. Kafiye (kafiye çeşitleri belirtilecek) ve rediflerin gösterilmesi,
5. Kafiye şemasının gösterilmesi. (uyak düzeni.. aaab, cccb ..gibi)
6. Şiirde geçen söz sanatlarının bulunması
7. Nazım şekli
B. ŞİİRİN İÇERİK YÖNÜNDEN İNCELENMESİ
1. Anlamı bilinmeyen kelime ve deyimlerin açıklanması,
2. Şiirin bölümler halinde açıklanması,(Anlam açıklaması)
3. Şiirin ana duygusunun belirtilmesi(,Tema)
4. Şiirin dil ve anlatım özelliklerinin açıklanması,( Üslup)
5. Şiirin türü hakkında bilgiler verilmesi.( Nazım şekli)
6. Metin ve zihniyet ( Şiirin yazıldığı dönemin zihniyetini yansıtıp yansıtmadığı)
7. Metin ve gelenek ( Hangi şiir geleneğine  göre oluşturulduğu)
8. Metin ve Şair ( Şiirin şairle ilgisi)
9. Metin ve yorum. ( Şiir hakkında düşünceler)
C. ŞAİRİN HAYATI, EDEBİ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ HAKKINDA BİLGİLE
2. Manzume ile şiir arasındaki farklılıkları söyleyiniz.
    Şiir sanatsaldır,manzume öğreticidir.
    Kişisel duygular şiirde yer alır, manzumede yer almaz.
    Şiirde derin anlam yoktur,manzumede vardır.
    Şiirde edibi saanatlar geniş yer tutar,manzumede tutmaz
    Şiirde anlatılanları düz yazıyla ifade edemeyiz, manzumede anlatı lanları düz yazıyla ifade edebiliriz.
    Şiirde olay örgüsü yoktur, manzumede olay örgüsü vardır.
    Şiirde bireysellik duygu ve çağrışım ön plandadır; manzumede top lumsal konular yaşanmış ya da yaşanabilecek olaylar işlenir
    Şiirde çok anlamlılık ve imge ağır basarken manzumede sözcükler genellikle gerçek anlamında kullanılır.
    Manzumeler genellikle didaktik metinlerdir.
3.  Tanzi mat Dönemi şi iri denildiğinde aklınıza neler geldiğini belirterek aşağıdaki şiirin Tanzimat
Dönemine ait olup olamayacağını nedenleriyle birlikte sözlü olarak ifade ediniz.
AŞK OL MADAN MEŞK OL MAZ
Başı boş bilgisayar, mikro elek tronik ve haber leş me
Ya ni Bilişim Sek törü!
Sonra güneş ener ji si ve diğer ener ji ler!
Üçün cü sü de: Bi o tekno loji!
Mega proje ler bunlarmış demek,
Ça ğa damgasını vuran, yaşantımızı etki leyen!
Ve daha neler de neler!
Nüzhet ERMAN
Türk Dili
.. Yukarıdaki şiir hem biçim hem de içerik yönünden Tanzimat dönemi şiirinden ayrıulır. Biçim olarak kullanılan serbest şiir anlayışı  Tamzimat döneminde bu şekliyle kullanılmamıştır. Yine dil bakımından tanzimat şiirine göre daha sadedir. İçerik yönünden Tanzimat döneminde işlenen toplumsal konulardan bir konu değildir. o dönemde hak, eşitlil, adalet, özgürlük, vatan sevgisi gibi temalar işlenmiştir.
4. Birey, bireysel lik, bireycilik kav ramlarının anlamlarını sözlükten bulunuz ve defterinize ya zı nız.
birey: fert, kişi
bireysellik: kişiye özel, kişisel, Birey olma olgusu.
Bir kişiyi benzerlerinden ayıran özelliklerin bütünü, ferdiyet.
Bir bireyin biricik ve kendine özgü oluşu.
Bir insanı başkalarından ayıran, ona kişilik veren şey
bireycilik: bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesi
a. Hürriyet Kasidesi’nin Batı düşüncesiyle, klasik ve romantik edebiyatla ilişkisi
Hürriyet, milliyetçilik gibi kavramlar Fransız ihtilali sonucu ortaya çıkan batı kaynaklı düşüncelerdir. Aynı zamanda tema olarak romantik bir yapıya sahiptir. özgürlük düşüncesi duygulaar hitap eder. bu nyüzden romantizm ile örtüşür.
b. Tanzimat Döneminde şiire giren yeni kavramların “Aydınlanma Dönemi” düşüncesiyle ilişkisini
tartışır, grup sözcüleri sonuçları tahtaya yazsın.
Vatan sevgisi, özgürlük, eşitlil, adalet, hak, bilimsellik, aydınlanma gibi kavramlar aydınlanmadöneminde kullanılmaya başlanmış gazete ve dergiler vasıtası ile topluma duyurulmuş, tanzimat şiirinde de bu kavramalr işlenmeye başlanmıştır.
• Siz de bu sonuçlardan ve okuduğunuz Hürriyet Kasidesi’nden hareketle Tanzimat Dönemi şiirinin
oluşmasının imkân sağlayan zihniyeti belirleyip bu zihniyetle ilgili özellikleri defterinize yazınız.
    Tanzimat Fermanı ile Batılılaşma akımı iyice hız kazanmıştır. Osmanlı toplumunda aşağıda değişimler göze çarpar: Mimari, Eğitim ve öğretimde Batı tarzı okullar açılmaya başlanmış.
    Toplumdaki insanların giyim kuşamında Batı tarzı görülür olmuş,    Aydınlar Batı’yı daha yakından tanıyarak onların edebiyatını bize getirmeye çalıştılar.
    Özellikleeğlence merkezleri (Surdışı, Beyoğlu…) oluşmaya başladı.
    Dadılar Fransız olarak seçilmeye başlandı, çocuklar Batı tarzıyla yetiştirildi.
Bütün bunların neticesi olarak tanzimat edebiyatı Batıyı örnek alarak oluşturulan bir edebiyattır.
1. a. Oku duğunuz şi irin yapı özel liklerini tespit ediniz.
Nazım birimi: beyit,
birim sayısı: 31 beyit
Kafiye düzeni: aa, ba, ca, da……..şeklindedir.
Nazım şekli: kaside
b. Şi irin birimlerinde anlatılanlardan hareketle temasını belirleyiniz ve birimlerin bir tema etrafında nasıl birleş tiğini açıklayınız.
Şiirin teması  Hürriyettir.  bu tema şiiri oluşturan birimlerde nesip,girizgah,methiye, fahriye, dua bölümlerinin birleşmesiyle oluşmuş. her birim vatan teması etrafında kurulmuştur.
c. Birimlerin metnin tamamı içindeki işlevini açıklayınız.
Birimlerde analtılanlar bir bütünün parçalarıdır. parçalar bir araya gelerek metnin temasını ortaya koyar.
d. Ulaştığınız sonuçlardan hareketle Tanzimat Dönemi şiirinin yapı özelliklerini tespit edip
maddeler hâlinde tahtaya yazınız.
2. a. Okuduğunuz şi irin temasından yola çıkarak yazıldığı dönemin gerçekliği ile ilişkisini belirleyiniz.
Metnin gerçekliği ile yazıldığı dönemin gerçeklişği birbiriyle uyuşuyor. o dönmede hürriyet kavramı  günlük hayatta konuşulan temel kavramlardan biridir.
b. Ulaştığınız sonuç ları, temanın birey ve bireysellik le ilişkisi çerçevesinde d ğerlendi riniz.
Özgürlük, kişinin temel hak ve özgürlüklerinden  biridir. Bu yüzden bu tema ile bireysellik arasında bir ilişki vardır.
SAYFA 38.   2. ETKİNLİK.
• Sı nıfta iki grup oluşturulur ve grup sözcüle ri se çilir. Birin ci grup, divan şiirine ait 9 ve 10. sı nıfta
edinilen bil gi lerden hare ketle “aşk, sev gi, ta bi at gü zel lik leri, tasavvuf ve ahlak ile din ve dev let
bü yük le ri ne övgü” temala rını, Hür riyet Kasidesi’nin te ma sı ile kar şı laş tı rır. İkin ci grup, araştırma sonuçlarınızdan hareketle Namık Kemal’in vatan ve hürriyet konulu şiirlerini, gazel ya da kaside bi çiminde yazma sı nın sebepleri ni tartışır, divan şi irin deki gazel ve kaside ile bu şiirler ara sın daki farklılıkları belirler. Grup sözcüleri de ulaşılan sonuçları tahtaya yazar.
Diğvan edebiyatında kasidelerde din ve devlet adamları övülürken  Hürriyet kasidsinde ise soyut bir kavram olan hürriyet övülmüştür. biri bireysel bir tema iken hürriyet ise  toplumsal bir temadır.
Namık Kemal Vatan Mersiyesi ve Hürriyet Kasidesi adlı şiirlerini tanzimat edebiyatının şiir anlayışı içinde oluşturmuştur. Tanzimat şiiri biçim yönünden divan edebiyatı nazım şekillerini kullanmııştır.
Divan şiirindeki gazel ve kaside ile bu şirler arasında tema açıından farklılık vardır. Tanzimat şiiri içerik bakımından divan şiirinden ayrılır.
Namık Kemal Şiirlerinde toplumsal konuları işelmiş sanatı toplumun yönlendirilmesinde  ve yetiştirilmesinde bir araç olarak görmüştür.
SAYFA 39.
• Oku duğunuz Hürriyet Kasidesi ile Neca ti Bey’in kasidesi ni;
a. Temaları bakımından,
Necati Bey kasidesi nde sultan Beyazıt’a övgü  yapılmış. Hürriyet Kasidesinde ise Hürriyet kavramı övülmüş. birinde bir kişi diğerinde ise bir kavram övülmüş.
b. Söy leyiş tarzı ve ses özellik leri bakımından karşılaştırınız. Ulaş tı ğı nız so nuç lar dan ha reketle Tan zi mat şiirinde meydana ge len değişikliklerin dönemin sos yal, siyasi ve edebî özel likleri ileiliş kisinin olup olmadığını tartışınız. Elde et ti ğiniz sonuçları tahtaya ya zı nız.
Hürriyet Kasidesi diğer kasideye göre söyleyiş bakınımdan daha sade bir anlatıma sahip. Necati Bey kasidesi dil olarak Arapça ve Farsça kelimeler daha fazla kullanılmış. Bu farklılık Tanzimat edebiyatının ve tanzimat döneminin sosyal ve siyasi analyışından etkilendiğini gösterir. Namık Kemal dönemin sosyal ve siyasi oalylarının içinde olan eserlerinde bu zihniyeti dillendiren sanatçılar arasındadır.
3. a. 10. sı nıf ta edin di ği niz bil gi ler den ve Necati Bey’in kasidesinden ha re ket le kla sik Türk edebiya tı na zım şe kil le rin den ka si de ile il gi li özel lik le ri be lir te rek bunları Hür ri yet Ka si de si’ne ait ya pıözellikleri ile kar şı laş tı rı nız ve ara la rın da ki fark lı lık la rı aşa ğı da ki tabloya ya zı nız.
Divan Edebiyatında
Kasidenin Yapı Özellikleri
Tanzimat Edebiyatındaki
Farklılıklar
1. Kaside’nin bölümleri
Nesip-teşbip,tegazzül, girizgah, methiye, fahriye,taç,  dua
Girizgah,  methiye , fahriye,  dua
2. Uyak düzeni
aa, ba, ca, da,ea……….
aa,aa, ba,ca,da……..
3. Şairin mahlası
61 Beyit Necati diye geçiyor.
Mahlas yok
4. Başlığı
Dinav edebiyatında tür adı yani kaside diye geçiyor
Hürriyet Kasidesi diye geçiyor.
5. Beyit sayısı
33- il3 99 arası bu kasidede  65 beyit var
31 beyitten oluşmuş.
6. Teması
Devlet büyüğüne övgü
Hürriyete övgü
b. Yukarıdaki karşı laştırmadan hareketle Hür riyet Kasidesi’nin gelenekle iliş ki si ni be lir le yip bu konuda ki düşün ce le ri ni zi def te ri ni ze ya zı nız.
Tanzimat şiiri geleneği  divan edebiyatı nazım şekillerinde birtakım yenilikler yapmıştır. bu kasidede  bunu görüyoruz. hem tema hem de şekkil bakımından değişikliklere rastlanmaktadır. her şiir yazıldığı dönemin sant anlayışından , zihniyetinden etkilenir.
4. ETKİNLİK
Hür ri yet Ka si de si’ni, bir sonraki sayfada ve rilen günümüz şi i ri ne ait örnekle tema bakı mından kar şılaştırınız. Elde et ti ğiniz sonuç lardan yola çıkarak Hür riyet Ka si de si’nde ki tema nın yazıldığıdönemin ve günümüzün ger çekliği ile iliş kisi ni açıklayınız.
• Ulaş tı ğı nız so nuç la rı te ma nın bi rey le iliş ki si çer çe ve sin de de ğer len di rip def te ri ni ze ya zı nız
Her iki şiir de hürriyet teması işlenmiş. Fakat Hürriyet kasidesindeki özgürlük nalyışı ile günümüz şiirinde verilen özgürlük anlayışı aynı şeyler değil. Hürriyet Kasidesindeki özgürlük toplumsal bir düşünce olarak,  günümüz şiirinde ise bireysel bir tema olarak akrşımıza çıkıyor. günümüz şiirinde verilmek istene özgürlük ten kasıt istediği yer gidebilmek, iç bunalımlardan kurtulmak olarak manlamak gerekir.
5. ETKİNLİK
İki grup oluflturulur ve grup sözcüleri seçilir. Birinci grup Hürriyet Kasidesi’nde tarihî ve sosyal değerlerle ilgili söz ve söz gruplarını; ikinci grup da fliirde kullanılan yeni kavram ve imajları belirler.
bâb-ı hü kûmet/  Muî ni zâ li min dün ya da er bâb-ı de nâ et tir/ Kö pek tir zevk alan say yâd-ı bî-in sâfa hizmetten/ Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmâniyânız kim /Muhammerdir  serâpâ mâyemiz hûn-i hamiyetten
• Gruplar, ulaşılan sonuçlardoan hareketle Tanzimat Dönemi şiirlerinin dil ve anlatım özelliklerinitespit eder. Grup sözcüleri de bunları tahtaya yazar.
Tanzimat şiirinin özellikleri
1. Tanzimat şiirinde söyleyişten çok fikirler ve yeni konular önem kazanmıştır.
2. Dilde sadeleşme fikri savunulmuş; fakat bunda başarılı olunamamıştır.
3. İlk dönem Tanzimat şiirinde gazel, kaside, terkib-i bent… gibi biçimler kullanılırken ikinci dönemde Fransız şiirinin etkisiyle yeni biçimler kullanılmıştır.
4. Her iki dönemde de aruz ölçüsü kullanılmış, hece ölçüsü denenmiştir. Nazım birimi beyittir.
5. Divan şiirindeki parça bütünlüğü yerine konu bütünlüğü esas alınmıştır.
6. İlk dönemde siyasal ve toplumsal sorunlar, ikinci dönemde bireysel ve duygusal konular işlenmiştir.
7. Birinci dönem şiiri dışa ikinci dönem şiiri içe dönüktür.
8. İlk dönem şiirindeki dil ikinci dönem şiirindeki dilden daha sadedir.
9. I. dönem şairleri divan şiirini eleştirerek yıkmaya çalışmış; II. dönem şairleri ise şiiri sanat açısından ele alıp divan şairleri gibi estetiğe önem vermişlerdir.
10. Fransız İhtilali’nin etkisiyle, özellikler ilk dönem şairlerinde, kanun, düzen, adalet, özgürlük,esaret, millet, vatan, bayrak gibi temalar işlenmiştir.
Millet aşağı düş tüyse şanına bir eksiklik gelir sanma; yere düşmekle cevher iti bardan ve değerden bir şey kaybetmez.
Burada millet bir cevhere benzetilmiş fakat millet sözcüğü ikinci beyitte kullanılmamış. istiare sanatı var.
Beşinci beyitte zalimin yardımcısı olan aşağılık kimseler köpeğe, zalim olanlar da insafsız avcıya benzetilmiş fakat  yine benzeyenler kullanılmamış. istiare sanatın yapılmış.
1. Okuduğunuz şiirin yapı özelliklerini belirleyerek;
yapı özellikleri:
nazım birimi:  üst birim : bent, alt birim : beyit
Kafiye düzeni: aa,ba,ca,da,ea,fa…hh
Ölçü: aruz ölçüsü

a. Birimlerini ve birimlerinde anlatılanları,
birinci birim: yakınlarını, çevresini  kayırma anlayışının ortaya çıkmasından  bahsediliyor.
ikinci birim:  Yalancılığın yaygınlaşmasından  bahsediyor.
üçüncü birim:Dedi kodu ve gıybetin yaygınlaşmasından bunu normal görülmesinden
dördüncü birim: Doru olanların itibar görmeyip devlet malını yiyenlerin iti,barlı olarak görülmesinden
beşinci birim:  Doğru söyleyenin değil hainlerin itibar  itibar görmesinden
altıncı birim:   acizin elindekini alıp haksıza destek olunmasından
yedinci birim: dinin devletin gerilemesine sepep olduğu anlayışının ortaya çıkmasından
sekizinci birim:  Milliliğin unutulup Batıcılığın benimsenmesinden
dokuzuncıu birim: Bütün bunların bize hiçbir şey kazandırmadığından bahsedilmiş.

b. Birimlerdea latılanlardan hareketle temayı,
Tema:  Toplumun batıya uyma nedeniyle ahlaki değerlerinin bozulduğu

c. Birimlerin bir tema etrafında nasıl bir leştiğini,
Her birim temanın ayrı bir yanını ortaya koyarak ana temayı oluşturmuştur. daha doğrusu tema birimlerde ifade edilen düşünceelerin birleşimidir.

ç. Birimlerin metnin tamamı içindeki işlevlerini tartışınız. Elde ettiğiniz sonuçları defterinize yazınız.
Şiirde metni oluşturan her birim temanın ayrı bir yanını oluşturur. tema yan düşünceler vasıtasıyla metin içine yerleştirilir. sanat metinlerinde tema direk verilmez. sezdirme yoluyla okuyucuya ulaşır.
2. Şiirin temasının dönemin gerçekliği ile ilişkisi: her şiir döneminde yaşanan gerçeklikten etkilenir ve izler taşır. Bu şiirde Tanzimat döneminin sosyal hayatından izler taşımaktadır. bu dönemde Avrupa hayranlığı ve bunu yanlış yorumlanması sonucu devlet yapısı ve sosyal hayat yanlış etkilenmiş bilim ve teknik alınmalı düşüncesi pek hayat bulmayıp bunu yerine Batını yaşam biçimi ve kültürü taklit edilmiş. fakat burada da gerçek kültür değil batılıların da şikayet ettiği  düşük yaşam biçimi taklit edilmiştir.
bireyin hak ve özgürlüğünün önünde din bir engel olarak görülmüş. bireyin haklarını  savunalım derken devletin yapısı bozulmuş. devlet zaafa uğratılmıştır.
3. Aşağıda geçen beyitlerdeki söz sanatları:
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü g her yağsa semâdan
Er bab-ı ke mâ li çekemez nâkıs olanlar
Ren cî de olur dî de-yi huf fâş Zi yâ’dan
Yağmur inci ve mercana benzetilmiş. teşbih sanatı var.
noksan ve kemal  sözcükleri aarsında tezat var. yine kendini yetiştirememiş kişiler gözleri ışıktan rahatsız olan yarasya benzetilmiş. istiare santı var. alim ise bir ışığa benzetimliş. fakat alim söylenmemiş açık istiare var.
4. kanun devlet hak. adalet, bilim, dinin ilerlemeye engel olması( pozitivim anlayışı)
Bu ifeda ve kavramlar dönemin zihniyeti ile ilişkilidir. bu şiir Yenileşme dönemininde yaşananları eleştiriyor.
5. şiide ahengi sağlayan unsurlar:
kafiye düzeni:             aa, ba,ca,da……hh
Ölçü:                          aruz ölçüsü.
kafiye/ redif:               – siâyet-  yeni çıktı       yeni çıktı redif,   yet’ler  zengin kafiye
                                 – dirâyet–  yeni çıktı
                                 –  hamiyyet –  yeni çıktı
asonans:                     a,i
aliterasypn:                 y,t, d,m
6. şiir yazıldığı dönemin sant anlayışını yansıtmaktadır. Dil Arapça ve Farsça sözcük ve dil kaideleri ile doludur. sanatlı bir anlatım vardır. buna rağmen dil o gün diavan edebiyatında kullanılan dile göre daha sadedir.
7. Şiir dönemin sanat anlayışınını yansıtmaktadır. Tanzimat şiiri şekil olarak eskiye bağlı kalırken içerik olarak batıdan alınan temalar işlenmiştir. bu şiirde de tema divan şiirinde işlenen temadan farklıdır.
 8. ETKİNLİK
 Divan şiirinden alına örnekle Ziya paşanın terkib- benti şekil bakımından benzerlik göstermektedir. fakat içerik bakımından farklıdır. ölçü her iki şiirde de aruz ölçüsüdür. her iki şiirde de beyit nazım birimi ve aynı kafiye düzeni kullanılmıştır. farklşı olarak temalar dikkat çekmektedir.
8. Ziya Paşa’nın terkib-i benti ile Tanzimat şiiri arasında hem şekil hem de içerik bakımından benzerlik vardır. tema olarak sosyal bir  sorun işlenmiş. biçim olarak divan edebiyatı nazım şekli kullanılmıştır.
9. Terkib-i bentten hissedilenler: dönemin sosyal yaşantısının bozulduğunu toplumun değerlerinin ters yüz olduğunu görüyoruz. bu da bize Osmanlı devletinin nasıl yıkıldığı  hakkında bize fikir veriyor.
10. Şiir Tanzimat dönemi şiir anlayışını özelliklerini yansıtmaktadır.
 1. Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
( D   ) Tanzimat şairleri, Batı’daki bireyci anlayışı Türk edebiyatına kazandırmışlardır.
( D  ) Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa eserlerinde “Sanat toplum içindir.” anlayışını ortaya koymuşlardır.
( Y  ) Tanzimat şiirinde, divan şiirinden farklı olarak hece ölçüsü esas alınmıştır.
( D ) Tanzimat şiirinde, kasidenin yazılma amacı değişmiştir.
( D ) Tanzimat şiirinde, divan şiiri nazım şekilleri kullanılmamıştır.
                                            

                                            Değerlendirme
— 50 —
• Şinasi’nin Şair Evlenmesi ile Namık Kemal’in Zavallı Çocuk adlı tiyatro eserlerini, Türk edebiyatında ilk edebî roman olarak bilinen Namık Kemal’in İntibah adlı romanını okumayı unutmayınız.

Okuma
2. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun biçimde doldurunuz.
• Tanzimat şiirinde, divan şiirindeki parça güzelliği yerine ...bütün …. güzelliği hâkimdir.
• Tanzimat şiirinde, kasidenin . ….nesip,  fahriye, taç, dua bölümlerinde .……. değişiklik yapılmıştır.
• Tanzimat şiiri, …….Klasizm….. ve ...romantizm.…. akımları ile Batı düşünce sinin etkisi altında
gelişmiştir.
• Tanzimat şiirinde, divan şiirinden farklı olarak hak, adalet, ..eşitlik, hürriyet, kanun, akıl .konuları işlenmiştir.

3. Divan edebiyatı ile Tanzimat edebiyatına ait aşağıdaki yargıların hangisinde yanlışlık vardır?
A) Divan edebiyatında bireye, Tanzimat edebiyatında ise topluma hitap eden bir sanat anlayış gelişmiştir.
B) Divan edebiyatında aruz ölçüsü Tanzimat Döneminde hece ölçüsü kullanılmıştır.
C) Her iki dönemde de divan edebiyatı nazım şekilleri kullanılmakla birlikte Tanzimat şiirinde  kasidenin yapısı değiştirilmiştir.
D) Tanzimat edebiyatı sanatçıları, divan edebiyatının süslü ve sanatlı dil anlayışını eleştirmiş ancak uygulamada fazla bir değişiklik gösterememişlerdir.
E) Divan edebiyatının aksine, Tanzimat edebiyatında bir takım mazmunlar (kalıplaşmış sözler) ağırlık taşımaz.

4. Tanzimat şiiriyle birlikte şiirimizde ortaya çıkan değişimin temel nedenleri ile ilgili görüşlerinizi açıklayınız.
Aydınlarımız Batıdaki Reform ve Rönesans hareketleri ile ortaya çıkan gelişmelerden ve aydınlanmadan etkilenmiş, bu değişim ve etkileşim edebiyatımızı da etkisi altına almıştır. Bunun sonucu olarak Batı edebiyatından edebiyatımıza birçok yeni  edebi tür de girmiştir.  
Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler (Hikbâye, Roman
“Anlatmaya )bağlı edebî türler” ifadesinden ne anladığınızı ve hangi edebî türlerin bu kapsama girdiğini önceki sınıflara ait bilgilerinizden hareketle sözlü olarak ifade ediniz.
Bir ya da birden çok olay çevresinde oluşan, okura yazı yoluyla ulaşan metinlere anlatmaya bağlı metin denir. Bu metinler şunlardan oluşur:
Masal ,Fabl, Destan, Halk Hikâyesi , Mesnevi,  Manzum Hikâye,  Hikâye,  Roman
2.Hikâye ve roman türü hakkındaki bildiklerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.
     Hikaye (Öykü)
Yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayların okuyucuya haz verecek şekilde anlatıldığı kısa edebi yazılara “hikâye (öykü)” denir.
Hikâye, insan yaşamının bir bölümünü, yer ve zaman kavramına bağlayarak ele alır.
Hikâyede olay ya da durum söz konusudur. Olay ya da durum kişilere bağlanır; olay ya da durumun ortaya konduğu yer ve zaman belirtilir; bunlar sürükleyici ve etkileyici anlatımla ortaya konur.
Hikâyelerde düşündürmekten çok, duygulandırmak ve heyecanlandırmak esastır.
Hikâyeler, gerçek ya da düş ürünü bir olayı kısa şekilde anlatır.
Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır.
Hikâye, olay eksenli bir yazı türüdür. Hikâyede temelde bir olay vardır ve olaylar genellikle yüzeyseldir.
Hikâyeler genellikle kişilerin anılarını anlatması şeklinde oluşur.
Hikâye kısa bir edebiyat türü olduğu için bu eserlerde fazla ayrıntıya girilmez. Olayın ya da durumun öncesi, sonrası okura sezdirilir. Okur, bazı sözcüklerden yararlanarak ve düş gücünü kullanarak kişiler hakkında ya da olaylar ve durumlarla ilgili yargılara ulaşabilir.
Hikâyeler Batı’da romanla aşağı yukarı aynı dönemde oluşmaya başlamıştır. Özelikle Realizm döneminde hikâye türü başlı başına bir tür olarak yetkinlik kazanmıştır.
Hikâyenin Öğeleri
a- Olay:
Öykü kahramanının başından geçen olay ya da durumdur. Hikâyede temel öğe veya durumdur. Hikâyeler olay eksenli yazılardır. Hikâyelerde bir asıl olay bulunur. Ancak bazen bu asıl olayı tamamlayan yardımcı olaylara da rastlanabilir.
b- Çevre (Yer):
Hikâyede sınırlı bir çevre vardır. Olayın geçtiği çevre çok ayrıntılı anlatılmaz, kısaca tasvir edilir. Olayın anlatımı sırasında verilen ayrıntılar çevre ve yer hakkında okuyucuya ipuçları verir.
c- Zaman:
Hikâye kısa bir zaman diliminde geçer. Hikâyeler geçmiş zamana göre (-di) anlatılır. Konu, yazarın kendi ağzından veya kahramanın ağzından anlatılır. Özellikle durum öykülerinde zaman açık olarak belirtilmez, sezdirilir. Hatta bu tür öykülerde zaman belli bir düzen içinde de olmayabilir. Olayın ve durumun son bulmasından başlayarak olay ya da durumun başına doğru bir anlatım ortaya konabilir.
d- Kişi:
Hikâyede az kişi vardır. Bu kişiler “tip” olarak karşımıza çıkar ve ayrıntılı bir şekilde tanıtılmaz. Hikâyede kişiler sadece olayla ilgili “çalışkanlık, titizlik, korkaklık, tembellik” gibi tek yönleriyle anlatılır. Kişiler veya tipler, belli bir olay içinde gösterilir. Bu tiplerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Romanda olduğu gibi, kişilerin bütün yönleri verilmez. Bu bakımdan hikâyede kişilerin psikolojik özelliklerine de ayrıntılı olarak girilmez.
Hikayenin Bölümleri
Hikâyenin kuruluşunda; olay anlatan yazılarda olduğu gibi; serim, düğüm, sonuç bölümleri vardır. Roman, tiyatro, masal, anı, mektup, gezi ve başka birçok yazı türleri bu hikâye planından faydalanır. Bu üç bölüm şöyle uygulanır:
Serim Bölümü: Bu bölüme giriş bölümü de denilir. Olayın geçtiği yer yani dekor, bellibaşlı nitelikleri söylenerek bu bölümde tasvir edilir. Olayın şahısları, kahramanı en canlı iç ye dış görünüşlerile belirtile­rek tanıtılır; kısaca portre çizilir. Olayın ne olduğunu biz bu bölümde anlarız.
Düğüm Bölümü: Bu bölüme gelişme,bölümü de denir. Olayın baş­layıp açılması, okuyanın ilgisini, merakını arttıracak bir durum alması; olayın düğümü, kişilerin konuşmaları bu bölümdedir. İsim ve fiil cümleleri kullanarak, farklı yapıda cümlelere yer vererek, konu ile ilgili örnekler alınarak bu bölümde çeşitlilik sağlanmalıdır.
Çözüm Bölümü: Bu bölüme sonuç bölümü denilir. Olayın ne şe­kilde sona erdiği; olayın kişiler ve görenler üzerindeki etkisi burada anlatılır. Aristoteles diyor ki: «Hikâye, birlikli bir bütün, canlı bir var­lık gibi kendi özüne uygun, bir başı, bir ortası, bir sonu olan bir hareket çevresinde geçmelidir. Hikâyenin çözümü, karakterlerden kendiliğinden doğmalıdır.»
Hikâye ile Roman Arasındaki Farklar
·         Hikâye anlatım olarak romana benzer; ama aslında onun romandan çok farklı yanları vardır:
·         Hikâye türü, romandan daha kısadır.
·         Hikâyede temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.
·         Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.
·         Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romanlarda ise kahramanlar ayrıntılı bir biçimde, hemen her yönüyle tanıtılır. Romandan farklı olarak hikâyede kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.
·         Öyküde, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.
·         Hikâyeler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağır ve sanatlıdır.
Hikâye Türleri
1. Olay öyküsü
Bu tarz öykülere “klasik vak’a öyküsü” de denir.
Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.
Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.
Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde gi-derilir.
Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.
Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Ayrıca Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Talip Apaydın da olay türü öykücülüğünün temsilcileri arasındadır.
2. Durum öyküsü
Bu tarz öykülere “modern öykü” de denir.
Her hikâye olaya dayanmaz.
Bu tür öykülerde merak öğesi ikinci plandadır.
Yazar, bu öykülerde okuyucuyu sarsan, çarpan, heyecana getiren bir anlatım sergilemez. Onun yerine günlük hayattan bir kesit sunar veya bir insanlık durumunu anlatır.
Bu öykülerde kişisel ve sosyal düşünceler, duygu ve hayaller ön plana çıkar.
Durum öyküsü ünlü Rus edebiyatçı Anton Çehov tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Çehov tarzı öykü” de denir. Bu tarz öykünün Türk edebiyatındaki temsilcileri: Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal.
3. Modern Hikaye:
 Diğer  öykü  çeşitlerinden  farklı  olarak,  insanların  her  gün  gördükleri fakat  düşünemedikleri  bazı  durumların  gerisindeki    gerçekleri,  hayaller ve  bir  takım  olağanüstülüklerle  gösteren  hikâyelerdir.
 Hikâyede  bir  tür  olarak  1920’lerde  ilk  defa  batıda  görülen   bu  anlayışın  en güçlü   temsilcisi  Fransız  Kafka’dır  Bizdeki  ilk  temsilcisi  Haldun  Taner’dir.   Genellikle  büyük  şehirlerdeki  yozlaşmış  tipleri,  sosyal  ve  toplumsal  bozuklukları ,  felsefi  bir  yaklaşımla,  ince  bir  yergi ve  yer  yer  alay  katarak,  irdeler  biçimde   gözler  önüne  serer.
3. Batılıların töre, âdet ve hayatlarına uygun hayat tarzı anlamına gelen “alafranga yaşam”
(alaturkanın zıttı) ile ilgili neler düşündüğünüzü söyleyiniz.
R O M A N
   Yaşanmış  ya da   yaşanabilir   olayları,  yer,  zaman,  çevre   ve insan  unsurlarına   dayanarak,  geniş  bir  bakış  açısıyla   anlatan  yazı  türüne  ROMAN  diyoruz.
Romanın Öğeleri:
Roman dört temel öğeden oluşur. Romanın kurgusunu oluşturan dört temel unsur “yer, zaman, olaylar zinciri ve şahıs kadrosu”dur. Bazı romanlarda bunlara “fikir” unsuru da eklenir.
a- Kişi (Kahramanlar):
Romanların çoğunda geniş bir şahıs kadrosu vardır. Romanda başkarakter ve yardımcı karakterler bulunur. Romanda şahıslar ayrıntılı olarak tanıtılır. Roman kahramanının yaşamı, geniş bir zaman çerçevesi içinde baştan sona anlatılır. Roman kişileri “tip” ve “karakter” olarak karşımıza çıkar.
Tip: Belli bir sınıfı ya da belli bir insan eğilimini temsil eden kişidir. Tip evrenseldir, genel özelliklere sahiptir. Tipler “sevecen tip, alıngan tip, kıskanç tip, sosyal tip” gibi, bireysel olmaktan çok; başkalarında da bulunan ortak özellikler taşıyan ve bu özellikleri en belirgin şekilde temsil eden şahıs veya şahıs grubudur.
Karakter: Romanda olumlu, olumsuz yönleri ile verilen, belirli bir tip özelliği göstermeyen kişilerdir. Karakter, kendine özgüdür. Karakterler genel temsil özelliği göstermez. Karakterler, birden fazla özelliği belirlenmiş tipik olan birkaç özelliği ile insanın iç çatışmaları ve çıkmazlarını verme görevini yüklenmiş roman şahıslarıdır. Karakterler çok yönlü olup, değişkenliğe sahip kişiler oldukları için bunlara “yuvarlak roman kişisi” de denmektedir.
b- Olay:
Romanlar, temel bir olay etrafında gelişen ve iç içe geçmiş çok sayıda olaydan oluşur. Romanda anlatılan olaylar hayattan alınabileceği gibi, tarihten, anılardan, okunan kitaplardan ve masallardan da alınabilir. Önemli olan, konunun gerçeğe uygun olmasıdır. Romanda olaylar her yönüyle ayrıntılı olarak işlenir. Her olay bir nedene bağlanır. Böylece okuyucu, romanın içine çekilir.
c- Çevre (Yer):
Romanlardaki kişilerin yaşadığı, olayların geçtiği yerdir çevre. İnsanlar gibi, roman kişileri de belli bir çevrede yaşar. Bu çevre, okuyucuya betimleme yoluyla anlatılır. Romanda olayların geçtiği ve kişilerin yaşadığı yerler, çevre ve diğer mekânlar çok ayrıntılı şekilde verilir.
d- Zaman:
Romanlarda zaman kavramı belirgindir. Olay veya olaylar belirli bir zaman diliminde yaşanır. Romanlarda fiiller genellikle “-dili geçmiş zaman” kipinde kullanılır. Klasik romanda zaman “geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman” olmak üzere üç dilimde verilir. Çağdaş romanda bu anlayış etkin değildir. İnsanın hatırlama yeteneğinden yararlanılarak zamanlar arası geçiş yapılır. İç içe değişik zaman dilimlerinden söz edilebilir. Birkaç zaman bir arada kullanılabilir. Şuur akışı tekniğiyle geriye dönüşler veya ileriye gidişler olabilir.
e- Fikir:
Çoğu romanın fikirsel bir yönü de vardır. Romandaki olayların, durumların ve davranışların nedenleri araştırılır; kişilerin psikolojik tahlilleri yapılır ve olayların sonuçları üzerinde durulursa romanın ana düşüncesi ve yardımcı düşünceleri belirlenebilir.
           Romanın Özellikleri  
  * Uzun anlatıma dayalı edebiyat türlerinden biri olan roman; olayları yer, zaman ve şahıs kadrosu bütünlüğü ve uyumu içinde anlatır.
 * Okuyucuyu çekebilecek nitelikte merak unsurları içerir.
*  Sosyal yaşamda kişilerin veya ailelerin başlarından geçen ya da geçme olasılığı bulunan olayları yer ve zaman göstererek aktarır.
*  Birbiriyle bağlantılı olayları temel bir düşünce etrafında birleştirerek yansıtır.
*  Roman, hem bir gerçekliğin hem de düş gücünün ürünüdür.
*  Yazar, anlattığı olayı, kişileri gerçekten olsa da bunları yeniden yaratarak verir. Bu bakımdan roman gerçek yaşamla tam olarak örtüşmez.
*  Roman, yaşamın yeniden üretimi ya da yaratımıdır. Romanda aslında romancının hayal gücü, sanatçı kişiliği, görgü ve bilgisiyle, zengin duygu ve düşüncesiyle yaratılan bir yaşam ortamı anlatılır.
*  Romanın geçtiği sosyal çevre içerisinde dine, felsefeye, ahlâka siyasete yer verilir. Romancı, okuyucuyu etkilemek okuyucunun ruhunda bir yankı uyandırmak amacındadır.
*  Romanlar üçüncü kişi ağzıyla, roman kişilerinden birinin ya da birkaçının yazdığı anı biçiminde veya roman kişilerinin birbirlerine gönderdikleri mektuplarla olmak üzere üç değişik şekilde yazılır.
*  Roman  türünün  ilk örneğini  ilk  defa  XVI.  Yüzyılda   İspanyol   yazar    Miguel  de Cervontes               (   Mişel  dö  Servantes)    “ Don    Kişot”  adlı  esriyle  vermiştir      XVII.   Yüzyılda  Madema  de  la   Fayette :  “Princesse  de  Clevs “  adlı  eseriyle  onu  takip  etmiş;  XIX.  Yüzyılda  gelişen  romantizm   verealizm  akımları  bu  tütün  de  gelişmesinde  etkili  olmuştur..
*  Türk  Edebiyatında   daha  önceleri  bu  türün  yerini  tutan  MESNEVİLER  vardı    Batılı  anlamdaki  roman  türü  bizde  önce  çevirilerle  başlar.
*   İlk  olarak  Yusuf  Kâmil  Paşa    Fransız  yazar  Fenelon’dan   “Telmaque”adlı  esri  çevirmiş ;  sonra  Wictor  Hugo’dan  “Sefiller”,  Daniel   Defo’dan    “Robinsun  Crosoe” ve  Alexandre  Dumas ‘dan   “Monte   Criesto”   çevrilmiştir.
*  Bizde  ilk  yerli  romanı  Şemsettin  Sami :  “Taaşşuk   u    Talat   ve  Fitnat  adlı  eseriyle   vermiştir.
*  Daha  sonra  Namık  Kemal  “İntibah “ adlı eseriyle  ilk  edebi  roman  örneğini    Halit   Ziya   Uşaklıgil  “Mai  ve  SİYAH “la  ilk  modern  roman  örneğini  vermişlerdir.  Bunları   “Araba   Sevdası “  adlı  romanıyla  Hüseyin  Rahmi , “Eylül”  adlı  romanıyla     Mehmet  Rauf   takip  eder .
*  Milli Mücadele  döneminde   Halide  Edip  “Ateşten  Gömlek “,  “yaban”.  Reşat  Nuri  “Çalıkuşu “  romanlarıyla  bu  türü  mükemmele  ulaştırır.
             ROMAN    ÇEŞİTLERİ
A )  KONULARINA     GÖRE
      1 – Tarihi   Roman :  Tarihteki  olay  ya  da kişileri  konu  alan  romanlardır.  Yazar  tarihi  gerçekleri  kendi  hayal   gücüyle  birleştirerek  anlatır.
         İlk  örneğini  Valter  Scolt  “Vaverley “ adlı  eseriyle  vermiş.  Bunu  Gogol ,”Toros  Bulba “,     W.  Hugo    “Nöturdam de  Paris “ ,  A.   Dumas  “Monte  Criestove  Üç   Silhşörler”  le  takip  eder
         Türk  edebiyatında  ilk  örneği  N.  Kemal’in  “Cezmi “  romanıdır.   N.  ADSIZ’ın   “Bozkurtlar “;T   Buğra  “Küçük  Ağa “, Küçük  Ağa  Ankara’da”  K.  Tahir’in  Yorgun  Savaşçı”.  “Devlet  Ana” bu  tür  romanlardır.
        2 –   Macera    Romanı:Günlük hayatta  her  zaman  rastlanmayan,   şaşırtıcı,  sürükleyici,   esrarengiz   olay-ları anlatan  romanlardır     “Serüven  Romanları”  da  denir.  Bir  araştırma  ve  izlemeyi  anlatan  “Polisiye  Roman “,  alışılmışın dışında  uzak  yerleri  ve   yaşamları    anlatan” Egzotik  Romanlar”  da  bu gruba )- girer.
       Dünya  edebiyatında  R.  L.  Stevensın’ın  “Hazine  Adası”.  D.  Defo’nun  “Rabinson  Cruse” R . Kiplink’in  “Cangel”; Türk  edebiyatında  A.  Mithat  Efendinin  “Hasan  Mellah “ .  “Dünyaya  İkinci  Geliş”, Peyami  Safa’nın  “ Cingöz  Recai “   bu türün en tanınmış  örnekleridir.
       3) Sosyal   Roman : İnsan  yaşamınn sınırsız  kültür  birikimi  içinde  yer alan  ve insanı  derinden etkileyen  toplumsal, siyasi  olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri    bazen  eleştirisel,  bazen  de  bilimsel    açıdan  ele  alıp   anlatan  romanlardır
   Dünya  edebiyatında :  W.  Hugo’nun  “Sefiller “, Tolstoy’un  “Suç  ve Ceza”;  Türk  edebiyatında  Namık Kemal’in  “İntibah “,R.  M.  Ekrem’in  Araba  Sevdası “   A.    M.   Efendinin  “Felatun Bey İle Rakım Efendi   bu  tür  romanlardır.
      Bir  fikri  savunup bilimsel  verilerle  olaya  yaklaşan  “Tezli  Roman  “(  Yakup  Kadri’nin  “Yaban”  romanı  gibi.)  ; toplumdaki  inanç  ve gelenekleri  anlatan  Töre  Romanı”  ( Halide  Edip “ Sinekli  Bakkal)  bir  olayı  eleştirisel  yaklaşımla  anlatan  “Yergi  Romanı “ (Y  Kemal’in  İnce  Memet “ ) ;  belli  bir  yerin  özelliklerini  anlatan  “Mahalli  Roman ( F.  Baykurrt’un   “  Yılanları  Öcü “)  sosyal  romanın  çeşitleridir
       4)-  Psikolojik   Roman :  ( Tahlil  Romanı  ) :   Dış  alemdeki  olaylardan   çok ,  kahramanların  iç  dünyasını,    ruh  hallerini  ele  alarak       kişilerin  toplumla  ilişkilerini,   bunların  birbirinden    nasıl  etkilendiklerini  anlatan  romanlardır.
       İlk   örneği:  Madame   de  La  Fayette’nin   “Prencesse  de  Clevs”   Adlı  romandır.
      Bizde   Mehmet   Rauf’un   “Eylül” ilk    örnektir.  Peyami Safa’nın   “Matmazel  Noralya’nın  Koltuğu”,   “Bir  Tereddütün  Romanı  “,   “Dokuzuncu  Hariciye  Koğuşu “  bu  türdendir.
        5)  Otobiyografik   Roman:  Yazarın  kendi  yaşamın  anlattığı  romanlardır.  Dünya  edebiyatında  Alfonse   Dode’nin  “Küçük    Şeyler “ , bizim  edebiyatımızda:  Y.  Kadri   Karaosmanoğlu’nun  “Anamın  Kitabı “.  P.  Safa’nın  “Dokuzuncu  Hariciye  Koğuşu”bu türün örnekleridir.
  Nehir Roman :  Bir  kişinin,  bir  toplumun    hayatındaki  gelişmeleri ya  da tarihi  bir  olayı  birden  fazla  cilt  halinde  anlatan  romanlardır.
       Tarık   Buğra’’nın  “Küçük  Ağa”,     “Küçük   Ağa    Ankara’da” ,   “Firaun   İmanı”;    Nihal  Adsız’ın  “Bozkurtlar “ ,   “Bozkurtların  Ölümü”,  “Bozkurtlar  Diriliyor”  romanları  gibi.
B)     KONULARIN  İŞLENİŞİNE  GÖRE  ROMANLAR:
 1 – Romantik  Roman :  Romantik  akıma  uygun  olarak,  duygu  ve  hayallerin    ön  plânda  olduğu  romanlardır.(  İntibah”,   “Eylül”,   “Mai  Ve   Siyah”   gibi  )
  2 – Realist   Roman  :  Gerçekçi  akıma  uygun   olarak  gözlem  ve  deneyimin  duygu  ve  hayalden  daha  ön  plânda  olduğu  akımdır  İlk  örneği  R.  M.  Ekrem’in  “Araba  Sevdası “.
  3 – Natüralist  Roman:  Bilimsel  araştırmalara  bağlı  kalarak  kahramanlarını  gözlemlerle  seçen  romanlardır.
Türk Edebiyatında Roman
Tanzimat’a kadar Türk toplumunda romanın yerini destanlar, efsaneler, mesneviler ve halk hikâyeleriyle masallar tutmuştur.
Türk edebiyatı bugünkü anlamda romanla Fransızcadan yapılan çeviriler sayesinde tanışmıştır. Türk edebiyatına roman Tanzimat’la girmiştir.
İlk yerli roman denemesi Şemsettin Sami’nin “Taaşuk-ı Talat ve Fitnat” (1872) adlı eseridir.
Edebiyatımızda ilk roman çevirisini ise Yusuf Kamil Paşa, Fransız yazar Fenelon’dan “Telemak” adıyla yapmıştır (1859).
İlk edebi roman Namık Kemal’in “İntibah” adlı eseridir. Yine ilk tarihi roman Namık Kemal tarafından yazılan “Cezmi’dir.
İlk köy romanı Nabizade Nazım’ın “Karabibik” adlı romanıdır.
İlk psikolojik roman Mehmet Rauf’un “Eylül” adlı romanıdır. Bu alanda en başarılı ürünü Peyami Safa “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı eseriyle vemiştir.
Batılı anlamda modern Türk romanının kurucusu ise Halit Ziya Uşaklıgil sayılır.
Türk romanı, teknik açıdan Servet-i Fünun döneminde güçlenmiş, Cumhuriyet döneminde iyice gelişmiştir.
İlk kadın romancımız Fatma Aliye Hanım’dır.
Dünya Edebiyatında Roman:
Roman Avrupa’da sözlü edebiyattaki destan türünün geçirdiği evrimleşmenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Roman türünün ilk örneklerini 15. yüzyılda Fransız yazar Rabelais (Rable) vermiştir.
Bugünkü romanı hatırlatan ilk eser 16. yüzyılda Rönesans’tan sonra Givoanni Boccacio (Covanni Bokasyo) tarafından yazılmış olan “Dekameron”dur.
Miguel de Cervantes’in Don Kişot’u 16. yüzyılın sonlarına doğru yazılmıştır ve eser, roman türünün ilk başarılı örneği kabul edilir.
17. yüzyılda Klasik akım içinde ortaya çıkan tek romancı ise Madame De La Fayette’tir. Bu yüzyılda İngiltere’de Daniel Defoe (Danyel Defo) “Robenson Cruze (Robinson Kruzo)”yu, Jonathan Swift (Canıtın Svift) “Guliver’in Gezileri”ni yazmıştır.
Bu türün yetkin örnekleri ise 19. yüzyılda verilmeye başlanmıştır.
Roman, bir tür olarak karakteristik özelliklerini Romantizm ve Realizm akımları sayesinde 19. yüzyılda kazanmıştır.
20. yüzyıldaki sosyal ve teknolojik gelişmeler romana da yansımıştır. Bu dönem romancıları arasında Amerikan edebiyatından John Steinbeck (Con Sitenbek) Ernest Hemingway (Ernes Emigvey); Alman edebiyatından Thomas Mann (Tomas Man), Erich Maria Remargue (Erik Marya Römark); Fransız edebiyatından Andre Mourois (Andre Moruva), Jaun Paul Sartre (Jan Pol Sartır), Albert Camus (Albert Kamü) sayılabilir.
4. Romantik (davranışlarda, duygu ve coşkunun ağırlıkta olması), romantizm (XVIII. yüzyıl
sonunda başlayan, duygu coşku ve sembole aşırı yer veren sanat akımı) kavramları ile ilgili
düşüncelerinizi sözlü olarak ifade ediniz.
ROMANTİZM (COŞUMCULUK)
1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur.
Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır.
1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır.
Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır.
Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir.
 Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
BAŞLICA TEMSİLCİLERİ
            Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani…….)
            J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
            Goethe (Faust)
            Lamartine (Greziella)
            A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
            A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý
            Alfrede de Musset (şiirleriyle)
            Schiller (“Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle)
            Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
            Chateaubrian
            Puşkin
            Shakespeare
            Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
            Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)
“Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.
                                                                                                          Musset
“Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”.
                                                                                                          A. Gide
TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM
Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.
            Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
            Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
            Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
            Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla
Ssayfa 53 
1. Tanzimat Döneminin siyasi, sosyal, kültürel, ilmî ve tarihî özellikleri ile okuduğunuz Kıssadan
Hisse adlı hikâye arasında nasıl bir ilişkinin olabileceğini tartışınız. Ulaştığınız sonuçlardan yola
çıkarak metnin oluşmasına imkân sağlayan zihniyeti belirleyip defterinize yazınız.
Tanzimat döneminde toplumda güven bunalımı vardır. Ahlaki değerlerde yozlaşma görülmektedir. Siyasi tartışmalar toplumu kutuplaşmaya götürmüştür. Hikâyede anlatılan kıssa ile dönemin sosyal yaşamında benzerlikler görülmektedir.

2. a. Okuduğunuz metinden ve eserin bütününden hareketle Kıssadan Hisse hikâyesinin olay
örgüsünü belirleyerek defterinize çizeceğiniz bir şema üzerinde gösteriniz.
Olay örgüsü:
* Osmanlının çayırda ateş içinde kalan yılana rastlaması ve onu kurtarması
* Yılanın fıtratı gereği onu yiyeceğini ve bu özelliğin insanda da olduğunu söylemesi.
* Bunu  doğru olduğunu ispatlamak için öküze sormaları.
* Öküzün yılanı doğrulamsı.
* Bunu diğer hayavanlaar da sormaları ve aynı cevabı almaları
* en son tilki ile karşılaşmaları.
Tilkinin Osmanlıyı kurtarabileceğini söylemesi ve anlaşmaları
*Tilkinin yılanı torbaya geri sokması, Osmanlının yılanı öldürmesi
* Osmanlının sözünü yerine getirmek için bir hafta süre isteyip gitmesi.
* Osmanlının sözünde durmayıp tilkiyi öldürme planı.
 * tilkinin bu planı anlayıp tuzağa düşmemesi.
b. Kıssadan Hisse hikâyesindeki temadan yola çıkıldığında, belirlediğiniz olay örgüsü sizce
Başka nasıl oluşturulabilir? Açıklayınız.
Olay iki insan arasında geçebilirdi. Burada hayvanlar kullanılmış. Biraz olağanüstülük katılmış. İnsanla yılanın, öküzün ve tilkinin konuşması gibi.

c. Araştırma sonuçlarınızdan hareketle olay örgüsünde dile getirilen hususlarla dönemin
Yaşama biçimi arasındaki ilişkiyi ve olay örgüsünün gerçeklikle ilişkisini tartışınız. Elde ettiğiniz
sonuçları tahtaya yazınız.
Olay kurmaca bir olaydır. Burada insan – hayvan konuşması geçiyor.  Fakat insanın nankör oluşu iyiliğe karşı kötülük etmesi hususu var olan bir gerçekliktir.  Bu gerçeklik sanatın kurmacası içerisinde ortaya konmuş. Tanzimat döneminde güven duygusunun azaldığı insanların çıkarları uğruna arkadaşlarına ihanet etmesi dönemde yaşanan olaylardandır.
Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler (Hikâye, Roman)

3. Yazarın hikâyede araya girip okuyucuya hitap etmesinin, metnin olay örgüsünü nasıl etkilediğini belirleyiniz ve buradan, “metnin olay örgüsünün yaşanmadığı ancak yaşandığı düşünülen, hayal edilen bir olaydan hareketle düzenlendiği” sonucuna varılıp varılamayacağını tartışınız. Elde ettiğiniz sonuçları sözlü olarak ifade ediniz.
Yazarın olayın akışını kesip araya girmesi metnin akıcılığını olumsuz etkiliyor.  Burada anlatılan aolay yaşanmış bir olaydan ziyade kurgulanmış bir olaydır. Metinde olağanüstülükler var. Yılanla, öküzle ve tilki ile Osmanlının konuşması gibi.
4. Metnin olay örgüsünün size neler hissettirdiğini ve düşündürdüğünü defterinize yazınız
Metnin olay örgüsü insanı düşündürüyor. Hem tebessüm ediyor hem de bir şeyler çıkarıyorsunuz.
ETKİNLİK 1.
• Okuduğunuz hikâyenin bütününden hareketle hikâye kahramanlarının olay örgüsündeki işlevlerini belirterek;
a.       En belirgin özelliklerini,
b.      Olaylar karşısında nasıl bir tavır takındıklarını,
c. Sosyal ortam ve çevreden nasıl etkilendiklerini,
ç. Metnin yazıldığı dönemde ve günümüz de bu kahramanlarla karşılaşılıp karşılaşılamayacağı nı tartışınız. Ulaştığınız sonucu belirtiniz.
• Ulaştığınız sonuçlardan hareketle metindeki kişilerin karakter mi tip mi olduklarını belirleyip tahtaya yazınız.
Yılan:hikayede asıl kişilerden kötü, hain  bir tipi temsil ediyor. Fıtratının gereğini sergiliyor. Nasıl yetişmiş ise öyle davranıyor.
Osmanoğlu:Verdiği sözde durmayan kötü bir tip. Nankör bir kişiyi temsil ediyor. Sosyal ortam onu kötü bir kişilik olarak ortaya çıkarmış.
Tilki:kurnaz ve akıllı bir tipi temsil ediyor. Tedbirli ve uyanık bir kişilik. Sosyal ortam onu uyanık ve akıllı olmaya itmiş.
Günümüzde bu tip insana rastlanır. Burada insani özellikler hayvanlara verilmiş. Bu gün de bu hayvanlar var. Fakat buradaki gibi insanla konuşmazlar.
Metinde geçen işiler tiptir. Özellikleri olayın sonuna kadar aynı kalmış.
5. Okuduğunuz metinde anlatılan olayların, tanıtılan kişilerin benzerlerini yakın çevrenizden örneklendiriniz ve yaşanan gerçeklikle edebî metinlerde anlatılanlar arasındaki farklılıkları sözlü olarak belirtiniz.
Çevremizde de iyiliğe karşılık kötülükle karşılık veren kişiler var.  En yakınınızdaki birine iyilik ediyorsunuz. Başka bir yerde çıkralarınız çakıştığı zaman hemen size ihanet  edebiliyor. Edebi eserlerde yaşanan gerçeklik ile var olan gerçeklik aynı değildir. Edebi eserlerdeki gerçeklik kurmaca bir gerçekliktir. Var olan gerçeklik ile benzerlik gösterir. Fakat olaylar günlük hayatta yaşananlar ile birebir aynı olmaz.
2. Etkinlik
Hikâyede mekânın işlevini ve gerçekte böyle bir mekânın olup olamayacağını yazınız..
Gerçek hayatta böyle bir mekan olabilir. Hikayelerdeki mekanlar gerçek hayattaki mekanlara benzer.
Hikayede zamanın işlevini ve metindeki zamanla yaşanılan zaman arasındaki ilişki:
Her olayın bir yaşanma süresi ve birde yaşandığı zaman dilimi vardır.  Burada zaman tam belirgin değil.
hikâyede kişi, zaman ve mekân unsurları arasında bir bütünlüğün olup olmadığı
Hikayede  kişi, zaman  ve mekan unsurları arsında bir bütünlük vardır. Bunlar metinde olayın ortaya çıkmasını sağlayan unsurlardır. Hepsi birbiri ile iç içedir.
6. Kıssadan Hisse adlı hikâyedeki temel çatışmadan hareketle eserin temasını belirleyip temanın dönemin sosyal hayatı ve gerçekliğiyle ilişkisini belirleyiniz.
Metnin teması: İnsanın nankör olduğu ve  İyiliğe karşı kötülükle karşılık verdiği
3. ETKİNLİK:
Kıssadan Hisse adlı metin romantizm akımının etkisiyle yazılmış bir metindir. Romantizmde Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Burada da yazar kişiliğini gizlememiş olayda taraf olmuştur. Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar. Burada sa zıtlıklardan yararlanılmıştır.
ETKİNLİK 4:
Okuduğunuz metnin kim tarafından anlatıldığını ve anlatıcının bakış açısını belirleyiniz.
• Metinden alınan aşağıdaki parçadan hareketle Kıssadan Hisse hikâyesini me tin-okuyucu ilişkisi açısından değerlendiriniz.
Olayın anlatıcısı üçüncü bir kişidir. Olayı dışarıdan izler. İlahi bakış açısı anlatıcı kullanılmıştır. Anlatıcı gelmiş ve geçmişe ait her şeyi bilir
….
7. Okuduğunuz metnin yazılış amacını belirleyip defterinize yazınız.
Metin sanatsal metindir. Bu yönüyle sanat yapmak maçıyla yazılmıştır. Fakat yazar sanat toplum içindir düşüncesine bağlı olduğu için metinde bir mesaj iletmede görülmektedir.
8. Okuduğunuz metinden hareketle hikâyede ele alınan toplumsal sorunların ne ler olduğunu belirleyip sorunların günümüzde de yaşanıp yaşanmadığını tartışınız
Güven problemi var. Çıkarcılık var. Hainlik var. Sosyal ahlakın bozulması var. Toplumsal bir çözülme var. Bu sorunlar  bu günde  varlığını devam ettirmektedir. İnsan var oldukça da  varlığını devam ettirecektir.
1. Araştırma sonuçlarınızı da dikkate alarak olay örgüsünde dile getirilen hususlarla dönemin yaşama biçiminin gerçeklikle ilişkisini tartışınız. Elde ettiğiniz sonuçları sözlü olarak belirtiniz.
Olay örgüsünde dile getirilen gerçeklikle dönemin yaşama biçimi arasında yakın bir ilgi vardır. O dönemde kölelik yaygın olan bir durumdu. İnsan ülkelerinden kaçırılıp köle pazarlarında esir olarak satılıyordu. Romanda bu gerçek eleştirel bir yaklaşımla ele alınmış.
2. Sergüzeşt romanındaki olay örgüsünün, size hissettirdiklerini defterinize yazınız.
Romanda anlatılan olay insanı üzmektedir. İnsanların köle pazarlarında bir eşya, bir hayvan gibi alınıp satılması insan onuru için en alçaltıcı bir davranıştır. Yaşananlar insanı üzmekte duygulandırmaktadır.

10. ETKİNLİK
• Okuduğunuz romanın bütününden hareketle roman kahramanlarının olay örgüsündeki işlevlerini belirterek
a.     En belirgin özelliklerini,
DİLBER Dönemin trajik bir sahnesini yani esirliği anlatmaya çalışan ve bu çalışmasında güzel bir eser ortaya çıkararak çalışmasında başarıyı yakalayan Samipaşazade Sezai, Dilber karakterini yazıya iyi bir biçimde dökmüştür.
Dilber’in küçük yaşında esirciye satılması, yıllar sonra güzelleşip alımlılaşması akıcı bir dille anlatılmıştır.
Bu güzel ve talihsiz kız kendisi için imkansız bir sevdaya tutulmuş ve sonu hüsranla biten bir yaşam sürmüştür. Romanın asıl kahramanıdır. Merkez şahıs ve devrini temsil ettiği için önemli bir tiptir.
Namusuna düşkün, ölümü pahasına da olsa namusu için, odalık olma gibi kötü bir şeyi reddetme cesaretine sahip ulvi bir insandır. O, hayatta en fazla namusuna önem verir. Ve namusu için yaşar. Güzeldir ve bu güzellik onun başına hep sorunlar açmıştır.
CELAL BEY: Romanın ikinci önemli şahsiyetidir. Paris’te yurt dışı eğitimi gördükten sonra ressam olarak ülkesine döner ve model olarak kendisine Dilber’i seçer. Bu sırada da Dilberin namusuna aşırı düşkünlüğü dikkatini çeker ve elinde olmadan Dilber’e aşık olur.
Zenginlik içinde bir yaşam süren Celal Bey rahat bir ortamda yetişmiştir. İstediği zaman istediği şeyi yapabilme rahatlığı ona verilmiştir. Bu zenginliği onun için bir şey ifade etmez çünkü, önemli olanın maddi zenginlik değil, gönül zenginliği olduğunu savunan nadide insanlar arasındadır.
Hacı Ömer: Bir esircidir merhametsiz, duygusuzdur.
Mustafa  Efendi: Memurdur. Görevini kötüye kullanan ve rüşvet yiyen bir adamdır.
Teravet: Mustafa efendi ve eşinin evinde Arap bir halayıktır. Kötü yürekli ve gaddardır. Dilber’e yaptığı işkencelerle ön plana çıkar.
Latife ve anneannesi: Latife Dilber’in dert ortağı iyi ve merhametlidir. Anneannesinde aynı şekilde iyi ve merhametlidir. Yaşlı kadın ve latife yardımseverdir.
Cevher ağa: Harem ağasıdır. Cesur ,iyi yürekli ,Dilber’i seven ve onun için ölümü göze alan bir kişidir.
b.     Olaylar karşısında nasıl bir tavır takındıklarını,
Dilber olaylar karşısında duygusunu yitirmiş, durumunu kabullenmiş bir kişilik sergilemektedir.
Celal bey maddiyata önem  vermeyen, merhametli bir kişiliktir.
Teravet: zalim, acımasız katı bir tutum sergilemektedir.
Cevher Ağa: cesur, korkusuz bir kişiliktir.
c.      Sosyal ortam ve çevreden nasıl etkilendiklerini,
Dilber, sosyal ortamdan cariye olarak etkilenmiştir. Özgür biri iken sosyal ortam onu köleliğe itmiştir.
Celal, zengin bir çevrede yetiştiği için çok fazla bir şeye ihtiyaç duymamış, sosyal ortam onu sanata yönlendirmiştir.
Taravet, vazifesi gereği katı, acımasız ve duygusuz bir kişiliğe bürünmüştür.
Ömer Efendi: toplumun içinde bulunduğu duruma ayak uydurmuş köle tüccarı olmuştur.
Agah Efendi ve hanımı zengin bir çevreye sahip oldukları için dilberi küçümsemiş oğulları ile evlenmesine sıcak bakmamışlar.
ç. Metnin yazıldığı dönemde ve günümüzde bu kişilerle karşılaşılıp karşılaşılamayacağını  tartışınız.
Metnin yazıldığı dönemde bu kişilere rastlamak  mümkündür. Günümüzde kölelik anlayışı ortadan kalktığı için bu kişilere rastlamak mümkün değildir. Ama acımasız, sevgisiz, insana maddi zenginliğinden dolayı tepeden bakan aşağılayan tipler günümüzde de vardır.
• Ulaştığınız sonuçlardan hareketle metindeki kişilerin karakter mi tip mi olduklarını belirleyip  tahtaya yazınız.
Dilber, Teravet, Ömer Efendi,  Cevher, Çaresaz… gibi kişiler tiptir.
• Sergüzeşt romanında anlatılan olayların, tanıtılan kişilerin benzerine yakın çevrenizden örnekler veriniz.
Çevremizde zengin ailelere rastlamak mümkündür. Parası ile üstünlük taslayan bunu bir üstünlük olarak gören tipler her zaman olmuştur.
• Bu örneklerden hareketle yaşanan gerçeklikle edebî metinlerde anlatılanlar arasında ne gibi farklılıkların olduğunu tartışınız. Elde ettiğiniz sonuçları defterinize yazınız.
Edebi metinde anlatılan tipler ile gerçek hayattaki tipler aynı değildir. Edebi eserlerdeki tipler kurmaca tiplerdir. Edebiyat günlük hayattan aldığı kişileri edebiyatın kurmacası içerisinde değiştirip dönüştürür.

12. ETKİNLİK
Sergüzeşt romanındaki temel çatışmayı belirleyiniz.
Romandaki temel çatışma kölelik- özgürlük çatışmasıdır.
Romanın teması: Kölelik( beyaz esir ticaretinin yanlışlığı). Bu tema  Tanzimat döneminde sosyal yaşamın gerçeklerindendir.
Roman romantizm ve realizm akımının etkisiyle yazılmıştır. Aşk temasını işlemesi, kölelik konusuna duygusal yaklaşması yönüyle romantizm anlayışının, var olan gerçekleri işlemesi, toplumsal bir sorunu gerçekçi bir bakış açısıyla ele alması yönüyle de realizm akımının etkisi görülmektedir.
3. Dönemin yaşama biçimiyle ilgili araştırmalarınızdan hareketle;
a. Temanın, dönemin sosyal hayatıyla ve günümüzle ilişkisini tartışınız.
Romda anlatılan yaşam biçimi dönemin sosyal hayatına uygundur. Fakat günümüzde kölelik anlayışı olmadığı için günümüzde  gerçekçi olmaz.
b.Olay kurgu gereği aile ortamı içinde geçmektedir. Türklerde  aile hayatına büyük önem verilmiş. Aile içi ilişkiler hiyerarşik bir yapıya büründürülmüştür.  Aile toplumun çekirdeğini oluşturur. Bu yüzden bozulma aileden başlayıp toplumun en tepesine kadar gider. Roman da bu gerçeği işlemektedir.

4. a.ZAMAN:  Roman Dilber’in Kafkasya’dan yedi yaşında kaçırılmasıyla başlar Nil Nehri’ne kendini atarak boğulmasıyla son bulur. Romanda kronolojik bir zaman sıralaması gözlenmiştir.
Olaylar 19. yüzyılda geçmektedir. Yaşanan zamanı bilinmemekle birlikte yazıldığı dönemde yaşanmış olabilir.
b. MEKAN:  Roman değişik mekanlarda geçmektedir. Özellikle dönemin kölelik anlayışını ortaya koymak için konak seçilmiştir. Zengin ailelerin hayat sürdüğü konak mekan olarak romanda ağırlığını hissettirir. Mekan olarak yine  Mısır’a kadar uzanan geniş bir yelpaze seçilmiştir.
 Tophane iskelesi, Mustafa efendinin konağı, Beyazıt meydanı, Yaşlı kadının evi ,Asaf paşanın konağı, Mısırdaki konaklar, Nil nehri vs…
13. ETKİNLİK:
Destan ve mesnevi gibi türlerde zaman ve mekan tam belirgin değildir. Olayların geçtiği mekan günlük hayatta var olan mekanlar değildir. Günümüz romanında mekan daha gerçekçi var olan mekanlardır.
5. Metinde geçen zaman, mekan ve kişiler olayın ortay konması için olması gereken unsurlardır. Bu unsurlar olmadan temayı ortaya koymak olayı hayata geçirmek mümkün değildir.

14. ETKİNLİK:
ANLATICI BAKIŞ AÇISI: Romanda ilahi bakış açısı anlatıcı kullanılmıştır. üçüncü şahıs anlatım tekniği ile yazılmıştır. Anlatıcı olayı dışarıdan izler fakat olayın içine dâhil olmaz. Şahıslarla ilgili her şeyi bilir. Geçmişe gider, rüyalarını bilir.

15. ETKİNLİK:

Roman daha çok realizm akımının özelliklerini taşımaktadır.
6. Tanzimat dönemi sanatçıları hem siyasi yapının hem de sanat dünyasının içinde yar almış kişilerdir. Sanatı toplumu yönlendirmekte , aydınlatmakta bir araç olarak görürler. Bu yüzden sanat toplum içindir anlayışını benimsemiş bu doğrultuda eserler vermişlerdir.
7. Tanzimat romanında sanat toplum için anlayışı ağır basmaktadır.  Bu yüzden romanın dili divan edebiyatına göre daha sadedir. Amaç toplumu yönlendirmek, bilinçlendirmek olduğu , topluma hitap ettiği için dil sadedir.
17. ETKİNLİK:
 Tanzimat romanı dönemin sosyal ve siyasi hayatıyla yakından ilgilidir. Bu dönemde edebiyatımızda işlene temalar arasında özgürlük, eşitlik, adalet, hak, kölelik, yanlış batılılaşma gibi temalar işlenmiş sosyal hayatta bu konularda  ciddi tartışmalar yaşanmıştır.

19. ETKİNLİK.
Samipaşazade Sezai (1860-1936)
      Samipaşazade Sezai (1860-1936)
1860’ta İstanbul’da doğdu. 26 Nisan 1936’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. “Sergüzeşt” romanının yazarı. Babası Abdurrahman Sami Paşa’nın konağında özel öğrenim gördü. 1880’de ağabeyi Suphi Paşa’nın başında olduğu Evkaf Nezareti Mektub-i Kalemi’ne memur olarak girdi. Ertesi yıl Londra elçiliği ikinci katipliğine atandı. İngiltere’de kaldığı 4 yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını inceledi. Elçilikteki görevinden İstifa edip İstanbul’a döndü. İstişare Odasına memur oldu. İlk romanı “Sergüzeşt” yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek 1901’de Paris’e gitti Jön Türkler’e katıldı. Meşrutiyet’in ilanına kadar Paris’te kaldı. İttihat ve Terakki’nin Paris merkezinde görev yaptı. Örgütün yayın organı olan “Şura-yı Ümmet” gazetesinde 2’nci Abdülhamit’in baskıcı rejimini eleştiren yazılar yazdı.
1908’de 2’nci Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü. 1909’da Madrid Büyükelçiliği’ne atandı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca Madrit’ten İsviçre’ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. 1921’de emekliye ayrıldı ve İstanbul’a döndü. Yaşamının son yıllarında kendisine, Büyük Millet Meclisi kararıyla “Hidamat-ı vataniyye tertibinden” maaş bağlandı. Divan edebiyatına karşı çıkan Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan gibi yazarların etkisiyle Batı edebiyatına yöneldi. Alphonse Daudet’den esinlenerek yazdığı kısa öykülerle Batılı anlamda ilk gerçekçi ürünleri verdi. 1874’te “Kamer” gazetesinde yayınlanan söylev türündeki ilk yazılarıyla adını duyurdu. İlk kitabı 3 perdelik tiyatro oyunu “Şir” 1879’da basıldı. İlk romanı olan ve kendisine büyük ün sağlayan “Sergüzeşt” Türk edebiyatında romantizmden gerçekçiliğe geçişin başarılı örneklerinden biri sayılır. Bu romanda bir paşazade ile bir cariyenin aşk öyküsü anlatılıır.
ESERLERİ
ROMAN:
Sergüzeşt (1889)
ÖYKÜ:
Küçük Şeyler (1892)
OYUN:
Şir (arslan, 1879)
SOHBET-ELEŞTİRİ-ANI:
Rumuzu’l- Edeb (1900)
İclal (1923)

1. Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
( D ) Tanzimat Döneminde romanlar, halkı bilinçlendirmek amacıyla yazılmıştır.
(D  ) Türk edebiyatında ilk yerli roman Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseridir.
( D ) Tanzimat’tan önce roman ve hikâyenin yerini masal, destan, halk hikâyesi, mesnevi gibi türler almaktaydı.
( Y  ) Tanzimat romanları ile hikâyelerinin ilk örneklerinde realizm akımının özellikleri görülür.
( D  ) Sergüzeşt romanında romantizm ve realizm akımlarına ait özellikler yer alır.
2. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun biçimde doldurunuz.
• Türk edebiyatında roman ….ÇEVİRİ… yoluyla başlamıştır.
• Yusuf Kâmil Paşa tarafından çevrilen …TELEMAK., ilk çeviri romanımızdır.
• İlk edebî romanımız İntibah, .NAMIK… .KEMAL. tarafından yazılmıştır.
• Tanzimat romanlarında .DOĞU-BATI. çatışması sıkça işlenmiştir.
• Kıssadan Hisse hikâyesinde esas alınan ..İLAHİ(hakim). bakış açısı, yazarın olayları kendi istediği biçimde geliştirmesine yol açmıştır
3 . Aşağıdaki yargıların hangisinde bir bilgi yanlışlığı vardır?
A) Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk hikâye serisi, Ahmet Mithat’ın Leta if-i Rivayât’ıdır.
B) Tanzimat Döneminde, modern anlamda ilk hikâye olarak Samipaşazade Seza i’nin Küçük Şeyler adlı eseri kabul edilir.
C) İlk tarihî roman, Namık Kemal’in kaleme aldığı Cezmi’dir.
D) Realizm akımının edebiyatımızdaki ilk örneği, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanıdır.
E) İlk köy romanı Nâbizade Nâzım’ın yazdığı Zehra adlı eserdir.

4 . Aşağıdaki cümlelerden hangisi Tanzimat Dönemi romanının ö z e l l i k lerinden biri değildir?
A) Romantizm ve realizm akımlarının etkisi görülür.
B) Tanzimat’ın ilk döneminde yazılan romanlarda romancı, romana müdahale etmiştir.
C) Konuşma bölümlerinde dil ağır, ancak olayların anlatımında sade dil kullanılmıştır.
D) Yanlış Batılılaşma ile alay edilmiştir.
E) Konular genellikle İstanbul’un seçkin çevrelerinden, Batılılaşma anlayışında olan ailelerden seçilmiştir.

5. Tanzimat Dönemi hikayeleri ve romanları ile destan ve halk hikâyesi geleneğine ait türler arasında, dil ve anlatım özellikleri bakımından ne gibi benzerlik ve farklılıklar vardır? Sözlü olarak ifade ediniz.
Tanzimat hikaye romanında dil halk hikayeleri ve destana göre daha ağırdır.  halk hikayeleri ve destanlarda manzum anlatım kullanılmakta Tanzimat edebiyatında ise bu özelliğe rastlanmamaktadır.

Yıldırım Yayınları- Edebiyat Ders Kitabı Cevapları- Göstermeye Bağlı Edebi Metinler sayfa 65-71
1. Namık Kemal’in “Tiyatro bir eğlencedir, ancak eğlencelerin en faydalısıdır.” sözünden ne anlıyorsunuz? Sözlü olarak ifade ediniz.
Tiyatro, okuma –yazma bilme zorunluluğu olmadan sanatın her kesim tarafından takip edebildiği tek edebi üründür. Bu yüzden halkın yetiştirilmesinde önemli fonksiyonu vardır.
2. Geleneksel ve modern Türk tiyatrosu ifadelerinden ne anladığınızı belirterek modern tiyatronun geleneksel tiyatrodan farklı yönlerini tahtaya yazınız.
Kendi kültürümüzü ürünü olan ve geçmişten bu güne varlığını devam ettiren tiyatroya geleneksel Türk tiyatrosu diyoruz.
Modern tiyatro tanımı ile ise kültürümüze Batı edebiyatından giren tiyatro türleri kastedilir.
Geleneksel Türk tiyatrosu  eğlence ve güldürü  üzerine kuruludur. Amaç  boş zamanların değerlendirilmesidir. Modern tiyatroda ise amaç güldürünün yanında mesaj verme, eğitme de amaçlanmıştır.
Geleneksel tiyatroda yazılı bir metin yoktur. Doğaçlama oynanır. Modern tiyatroda ise yazılı metin vardır.
Geleneksel tiyatroda oyuncular çoğu zaman amatör kişilerdir. Modern tiyatroda oyuncular ise bu işi meslek edinmiş eğitimli sanatçılardır.
3. Komedi (Hayatın gülünç yönlerini eğlendirerek ders vermeyi amaçlayan tiyatro türü.),
trajedi(Hayatın acıklı yönlerini, ahlak ve erdemlilik göstermek amacıyla ortaya koyan tiyatro türü.),
drama(Acıklı, üzüntülü olayları, bazen güldürücü yönlerini de katarak konu alan sahne oyunu.), türlerinin özellikleri hakkında bildiklerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.
Modern Tiyatro Türleri
Tiyatro
Tiyatro, bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla hazırlanmış gösteridir. Genel olarak temsil edilen eser anlamında da kullanılır.
Tiyatro, bir sahne sanatıdır. Tiyatro eseri, olayları oluş halinde gösterir. Bu yönüyle konuşma ve eyleme dayanan bir gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir. Yaygın hümanist bir deyişle tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı olarak ifade edilir.
Tiyatro eserinin diğer türlerden en önemli farkı:  Diğer edebi eserler okumak ve dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyununun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Değer ölçülerini, izleyenin kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine hitap eder. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyat öğesidir. Bu edebiyat öğesi yanında tiyatro kavramı içinde oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi unsurların bütünlüğü söz konusudur.
Tiyatro metinlerine “oyun” metinleri yazan kişiye oyun yazarı (müellif) ve oyunu sahnede canlandıran kişilere ”oyuncu” (ya da daha genel olarak tiyatrocu) denir. Ayrıca eserin sahnelenmesinde görev alan sahne amiri, dekor ve kostüm sorumlusu, ışıkçı, suflör gibi diğer yardımcı elemanlar da vardır.
Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli öğesi kılık değiştirmedir.
Türk edebiyatında ilk tiyatro eseri örneği Tanzimat Döneminde Batı etkisiyle verilmiştir. İlk tiyatro eseri, Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı oyunudur.
Modern tiyatro eserleri konularına göre üçe ayrılır:
TRAJEDİ
İlk tiyatro türünün adıdır.
Klasik dönem trajedisinin özellikleri
-Manzum olarak yazılır.
-Konularını mitoloji ve tarihten alır.
-Oyun kahramanları soylu kişilerden seçilir.
-Trajediler erdem ve ahlâk temeli üzerine kurulur.
-Vurma, yaralama, öldürme olayları sahnede gösterilmez;konuşmalarla duyurulur.
-Sade, açık, anlaşılır bir dil kullanılır. Halk diline yer verilmez.
-Üç birlik kuralı (Konunun bir günle, bir mekânla ve tek bir olayla sınırlandırılması ) uygulanır.
En ünlü trajedi yazarları:
Eski Yunan’da Aiskhylos, Euripides. Sophokles; Klasik Fransız edebiyatında Corneille ve Racine’dir.
KOMEDİ
İnsanların ve olayların gülünç yanlarını göstermek için yazılan tiyatro türüdür.
Klasik komedyanın özellikleri
-Kişilerde ya da toplumda görülen aksaklıklar, gülünç taraflar sergilenerek seyirciyi hem güldürmeyi hem de düşündürmeyi amaçlar.
-Kişiler toplumun her kesiminden olabilir.
-Her türlü olay sahnede canlandırılır.
-Konuşma dili kullanılır.
-Nazım ve nesir olabilir.
-Üç birlik kuralına uyulur.
Komedi Çeşitleri
Vodvil(entrika komedisi):  Yalnız güldürme amacı güden komedilere denir.
Fars (kaba güldürü):  Abartılı hareketlerle sivri esprilerle güldürmeyi amaçlayan komedilere denir.
Parodi:  Gerçekte güldürücü olmayan bir olayı gülünçleştirerek işleyen komedilere denir.
Satir:  Yergiye dayanan komedilere denir.
Karakter Komedisi:  Bir kişinin karakterini ortaya koymak için yazılan komedilere denir.
En ünlü komedi yazarları:
Eski Yunan’da Aristophanes, Klasik Fransız edebiyatında Moliere’dir.
DRAM
Dramlarda, trajedilerde işlenen acıklı olaylarla komedi oyunlarında işlenen güldürü unsurları bir arada işlenir.
Dram türünün özellikleri
-Hem acıklı hem de güldürücü olaylar, hayatta olduğu gibi bir arada bulunur.
-Olaylar tarihten ve günlük olaylardan alınır.
-Kişiler toplumun her kesiminden olabilir.
-Üç birlik kuralına uyulmaz.
-Nazım ya da nesir şeklinde olabilir.
-Kahramanlar ait oldukları çevrenin diliyle konuşurlar.
-Perde sayısı sınırlı değildir.
Başlıca dram çeşitleri
Melodram: Heyecan verici, acıklı ve duygusal olaylara dayanan müzikli drama melodram denir.
Feeri: Masalımsı oyunlara feeri denir.
En ünlü dram yazarları:
İngiliz yazar Shakespeare dramın ilk ürünlerini vermiştir. Ancak bu türün özelliklerini Victor Hugo belirlemiştir. Şehitler, Geothe diğer ünlü dram yazarlarıdır.
Müzikli Tiyatro:
a) Opera: Sözlerinin tümü ya da çoğu “koro, solo, düet” biçiminde şarkılı olarak söylenen müzikli tiyatro eseridir. Oyunculara, orkestra eşlik eder.
b) Operet: Eğlenceli, hafif konulu, içinde bestesiz konuşmalar da bulunan müzikli tiyatrodur. Daha çok halk için yazılmış eserlerdir.
c) Opera Komik: Operetin, yüksek sınıf için yazılmış, besteli biçimidir.
ç) Vodvil: Hareketli, eğlenceli bir konuya dayanan, içinde şarkılara da yer verilen hafif komedidir. Bu nedenle vodvil, bir “komedi türü” olarak da gösterilir.
d) Bale: Konusu; türlü dans ve davranışlarla anlatılan müzikli, sözsüz tiyatro türüdür.
Pandomim:
Düşünce ve duyguları müzik veya türlü eşyalar eşliğinde bazen dansla, bazen de gövde ve yüz hareketleriyle yansıtmayı hedefleyen sözsüz oyun türüdür. Yüz mimikleri, el, kol ve beden hareketleri kullanılarak tema anlatılmaya çalışılır. Pandomim (mim), evrensel bir tiyatro dili sayılır.
Bazı tiyatro terimleri
Perde: Bir sahne eserinin her bir bölümüne verilen isimdir.
Jest:  Jest herhangi bir olayı açıklamak için oyuncunun yaptığı el kol hareketleridir.
Mimik:  Herhangi bir olayı açıklamak için oyuncunun yaptığı yüz hareketleridir.
Suflör: Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri seyircilere duyurmadan hatırlatan kişidir.
Aktör: Erkek Tiyatro oyuncusu
Aktris: Kadın tiyatro oyuncusudur.
Replik: Sahne oyunlarında konuşanlarının birbirine söyledikleri sözlerden her biri
Rejisör: Tiyatro ve sinemada oyuncuların rollerini dağıtıp oyunu düzenleyen yönetmen.
1.     ETKİNLİK
• Canlandırmada rol alan öğrencilerle bunların temsil ettikleri kişiler arasındaki ilişkiden yola çıkılarak bir edebî metinde kurmaca-gerçeklik ilişkisi tartışılır, sonuçlar defterlere yazılır.
Edebi metinlerdeki gerçeklik ile günlük hayatta var olan gerçeklik aynı değildir. Gerçek hayatın edebi esere yansımasıdır. Kişiler gerçek kişiler değil, kurmaca kişilerdir. Var olan kişilerin yerini uydurulan kişiler alır.
1. Tanzimat Dönemine ait sosyal ve kültürel yapı ile okuduğunuz Şair Evlenmesi’nden yola çıkarak metnin oluşmasına imkân sağlayan zihniyeti belirleyip defterinize yazınız.
Tanzimat döneminde sosyal hayatta görücü usulü evlik, gençlerin evlilik konusunda fikirlerinin alınmaması, toplumsal yapıda bozulmaların olması dikkat çekicidir. Şair evlenmesinde de bu konular  eleştirel bir yaklaşımla ele alınmıştır.
2. a. “Şair Evlenmesi”nden alınan yukarıdaki sahnelerden ve metnin bütününden hareketle olay örgüsünü belirleyiniz ve defterinize çizeceğiniz bir şema üzerinde gösteriniz.
Alafranga tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle mahallelinin hoşuna gitmeyen Müştak Bey adında fakir, fakat oldukça kafalı bir şairin sevip evlenmek istemesi
Genç Kumru Hanım yerine, onun büyük kız kardeşi çirkin ve kart Sakine Hanım’ı almaya mecbur edilmesi;
Bu küçük entrikanın, mahalle imamına Müştak Bey’in dostu Hikmet Efendi tarafından verilen rüşvetle sonuçsuz bırakılması
b. Olay örgüsünün gerçeklikle ilişkisini tartışınız. Elde ettiğiniz sonuçları tahta ya yazınız.
Metinde geçen olay örgüsü gerçek hayattan alınmış fakat edebiyatın kurmacası içerisinde değiştirilip dönüştürülmüştür. O gün sosyal bir problem olan görücü usulü evlilik eserde ele alınmıştır.
2.     ETKİNLİK.
·         ……………..CEVABI SİZE KALMIŞ
·         Buradan hareketle Şair Evlenmesi’nin dönemin sosyal hayatıyla ilgili bir belge değeri taşıyıp taşımadığını tartışınız. Ulaştığınız sonuçları tahtaya yazınız.
Dönemin sosyal  yapısındaki sorunları ve gerçekleri işlediği için Şair Evelenmesi dönemin sosyal hayatıyla ilgili bir belge niteliği taşımaktadır.
3.       Etkinlik
a.Karakterin tipin en belirgin özelliği nedir ?
Müştak bey: heyecanlı aceleci birisidir
Ziba dudu: Saf mizaçlı birisidir.
Habbe Kadın: açık sözlü birisidir
Ebullaklaka: fırsatçı bir kişidir
b.Karakterin tipin olaylar karşısındaki tavrı nedir ?
Müştak bey: Şaşırmaktadır.
Ziba dudu: Şaşırmaktadır.
Habbe Kadın: Şaşırmaktadır.
Ebullaklaka: Fayda gözetmektedir.
Ebullaklaka : yapı bozulur
c.Sosyal ortam ve çevrenin bu karakterler üzerinde etkisi var mı ?
Müştak bey: vardır
Ziba dudu: yoktur
Habbe Kadın: yoktur
Ebullaklaka: yoktur
Metnin yazıldığı dönemde ve gerçek hayatta bu eserdeki karakter tip gibi davranan biri olabilir mi?
Müştak bey: olabilir
Ziba dudu: olabilir
Habbe Kadın: olabilir
Ebullaklaka: olabilir
·         Buradaki kişiler tiptir. Belirli yönleriyle ön plana çıkmışlardır.
3. Mekânla ilgili ifadeler yoktur. Fakat yaşanan olaylardan hareketle mekânın Müştak Beyin evi olduğu anlaşılmaktadır. Bu bakımdan mekânın gerçeklikle ilişkisi vardır.
4.  Şair Evlenmesi’nde zamanın işlevini belirleyerek metindeki zamanla yaşanılan zamanın aynı
olup olmadığını tartışınız. Ulaştığınız sonuçları defterinize yazınız.
Verilen şemaya göre olaylar belli bir zamanda belli bir mekanda ve belli bir kişiler arasında yaşanır.
5. Metnin yapısını oluşturan kişi, zaman, mekân ve olay örgüsünün birbiriyle ilişkisini değerlendirip
bunlar arasında bir uyumsuzluğun olup olmadığını tartışınız
Metnin yapısını oluşturan kişi, zaman, mekan ve olay örgüsü bir büründür. Bunlar temanın ortaya konması için gereklidir. Bu yüzden bir uyum iççinde olmaları gerekir. Burada mekan sokak, kişiler bu sokağın sakinlerine uygun kişiler, zaman olayın  yaşandığı zamana uygun bir zamandır.
6. Metnin teması: Görücü usulü evlilik. Bu tema dönemin sosyal bir problemini dile getirmesi bakımından gerçekçidir.
7. Hazırlıkta verilen açıklamadan, dönemin sosyal yapısı ve sanat anlayışından hareketle metnin
yazılış amacını belirleyiniz ve tahtaya yazınız.
Metnin yazılış amacı sanat yapmaktır. Fakat Tanzimat döneminde tiyatro haklı eğitmek amacıyla yazılmıştır. Bu yönüyle metin öğretici metindir.
8. Eserde konuşma dili özellikleri görülmektedir. Mahalli ifadelere yer verilmiştir.  Bu özellikler yazarın halka hitap ettiğinin de bir göstergesidir.
9. Okuduğunuz metinde anlatılanları günümüzün olayları ile ilişkilendirip yorumlayınız ve bu
yorumlarınızı arkadaşlarınızla paylaşınız.
Şair Evlenmesinin teması olan görücü usulü bugün de varlığını devam ettirmektedir. Fakat eski dönemlere oranla bugün görücü usulünün daha da azaldığı görülmektedir.
4.       ETKİNLİK:
ŞAİR EVLENMESİ >>>>>>>>>>>>>  MODERN TÜRK TİYATROSU
10. Şinasi’nin fikri ve edebi kişiliği
YAZARIN HAYATI:
 İbrahim Şinasi (1826-1871) İstanbul’da doğmuştur. Türk-Rus savaşında (1827) Şumnu’da ölen bir topçu subayının oğludur; Küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi tarafından yetiştirilmiştir. İlk öğrenimini Tophane semtindeki mahalle mekteplerinden birinde yapmış, sonra Tophane idaresi kalemlerinden birine çirağ edilmiştir. Orada kendinden yaşlı bir memurdan Doğu bilimlerini, sonradan Müslüman olan yabancı bir uzman memurdan da Fransızca’yı öğrenmeğe başlamıştır. Tophane müşirliğine verdiği bir dilekçe üzerine, okuma için Paris’e gönderilmiş (1849), orada maliye öğrenimi görmüş, bu arada edebiyatla da uğraşmıştır. İstanbul’a dönünce (1853) bir süre yine Tophane’de çalışmış, Reşit Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Meclis-i Marif’e üye seçilmiş (1855), Âli Paşa’nın sadrazamlığı zamanında, Reşit Paşa’nın yetiştirmesi olduğu için azledilmiş, fakat Reşit Paşa’nın altıncı ve son defa sadrazam olması üzerine tekrar eski görevine tâyin olunmuş (1857), onun ölümünden sonra (1858) Yusuf Kâmil Paşa’nın koruyuculuğunu kazanmış ise de, az sonra memurluktan kendi isteği ile çekilerek gazeteciliğe başlamıştır (1860). İlkin Agâh Efendi ile birlikte Tercümân-ı Ahvâl adlı bir gazete çıkarmış (21 ekim 1860), altı ay sonra buradan ayrılarak Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmağa koyulmuştur (27 haziran 1862). Bunu üç yıl kadar tek başına yönetmiş, gazetesini Namık Kemal’e bırakarak tekrar Paris’e gitmiş (1865), orada beş yıl kaldıktan sonra İstanbul’a dönerek (1869) basımevinin ıslahı ile uğraşmış çok çalışma yüzünden beyin yorgunluğundan ölmüştür.
EDEBİ KİŞİLİĞİ:
Şinasi, şiir ve nesir alanında Batı edebiyatı yolunda eser veren ilk sanatçıdır. Bu bakımdan, o, Batı uygarlığı etkisi altında gelişen yeni Türk edebiyatının kurucusu sayılır.
Şiir alanında, ilkin Divan edebiyatı yolunda manzumeler (kaside, gazel, müfred v.b.) yazmış, Paris’e gidip de Batı edebiyatını yakından tanıdıktan sonra eski nazım biçimleri için de birtakım yeni fikirler söylemeğe başlamış (Reşit Paşa hakkındaki kasidelerin üç tanesi), ayrıca La Fontaine’in etkisiyle hem biçim, hem de konu, fikir ve ruh bakımından yepyeni şiirler de kaleme almıştır (Eşek ile Tilki Hikâyesi, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi, Ar ile Sivrisinek Hikâyesi, Tenasüh Hikâyesi). Bundan başka, Batı şiirini daha yakından tanıtmak amacıyla, bir kaç Fransız şairinden seçtiği bazı parçaları manzum olarak Türkçe’ye çevirmiştir.
Şinasi, yeni tarzda yazdığı bütün şiirlerinde beyitlerin başlı başına güzel olmalarıyla yetinmemiş, Divan edebiyatındaki “parça güzelliği” anlayışı yerine, şiirlerin belli bir düşünce etrafında gelişmesini sağlayarak “konu birliği” ne ve “toplu güzellik” e önem vermiştir.
Türkçe’nin Arap ve Fars dillerinin etkisinden kurtularak kendi benliğine dönmesi gerektiğini anlamış ve manzumeleri arasındaki bazı beyitleri “safî Türkçe” ile, Karakuş Yavrusu ile Karga Hikâyesi’ni de “lisân-ı avâm” ile yazmış, böylece, ancak 1911’den sonra gelişen sade dil hareketinin öncülüğünü yapmıştır.
Genel olarak didaktik manzumeler yazmış olan Şinasi’yi, Türk nazmına getirdiği bütün yeniliklere rağmen güçlü bir şair sayma olanağı yoktur. Mısraları imale ve zihaflarla doludur.
Şinasi daha çok nesir alanında yaptığı yeniliklerle Türk edebiyatında önemli bir yer tutar. Eski nesir secilerle süslenir, bu yüzden de, yazı, asıl fikirle hiçbir ilgisi bulunmayan sözlerle doldurulurdu. Şinasi, bir gazeteci olarak, “umum halkın kolaylıkla anlayabileceği” yolda yazmak amacını güttüğünden, düşüncelerini yalın ve açık bir anlatımla söyleme yolunu tutmuş, söz hünerleri göstermekten kaçınmıştır. Bunu sağlamak için de secileri bırakmış asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer vermemiş, düşüncelerini kısa cümlelerle anlatmaya çalışmış, bunları bir takım bağ-fiillerle birbirine ekleyerek sayfalarca süren cümleler kurmamıştır. Tercümân-ı Ahvâl ve Tasvîr-i Efkâr’daki yazılarında böyle bir yol tutan Şinasi, Şair Evlenmesi adlı piyesinde daha da ileri giderek konuşma dilini yazı dili hâline getirmiştir.
Şiirlerinde ve nesirlerinde, “reis-i cumhur”, “vatan ve millet yolunda kendini feda etmek”, “devlet-i meşrûta”, “millet-i hâkime”, vb. gibi birçok yeni kavramlar kullanmıştır.
La Fontaine yolunda birkaç fabl ve Moliére yolunda bir komedya yazmış olan Şinasi, klasisizmin etkisi altında kalmış sayılabilir.
ESERLERİ:
Şinasi nazım türünde, Recine, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Fénelon’dan mazmun olarak Türkçe’ye çevirdiği bazı şiirleri, asıllarıyla birlikte, Tercüme-i Manzûme (1859,1860) adılı bir kitapta, kendi şiirlerini de Müntehabât-ı Eş’ar (1862,1870) adlı bir kitapta toplayarak bastırmıştır. Her iki eser, Ebüzziya Tevfik tarafından bir araya getirilerek Divan-ı Şinasi (1885,1893) adıyla yayınlamıştır.
Tiyatro türünde Şair Evlenmesi adlı bir perdelik bir komedyası vardır.
Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bazı siyasî ve edebî yazıları Müntehabât-ı Tasvîr-i Efkâr (2 cilt, 1885) adlı bir kitapta toplanmıştır.

Şinasi, bunlardan başka, Türk atasözlerini de bir araya toplamış, bunları Durûb-ı Emsâl-i Osmaniyye (1863) adıyla basmıştır.

SERVETİFÜNUN   (EDEBİYATI CEDÎDE) EDEBİYATI (1896 – 1901)   VE FECRİATİ TOPLULUĞU
(1909 – 1912)
MECMUA-YI FÜNUN: Münif Paşa; dergi; 1862 yılında çıkarılan ilk dergidir
Cemiyet-i ilmiyye-i osmani tarafından çıkarılmış, 48 sayı yayınlanmış dergi. derginin gayesi ilim ve kültür yoluyla osmanlı toplumunu çağdaşlaştırmak. batı ilimleri, fizik, kimya, jeoloji yanında felsefe,tarih, coğrafya, mantık, pedagoji, maliye konularında orta seviyedeki makaleler ve çeviriler içeren bir dergi.
dergi, münif paşa’nın berlin sefirliğine tayini ile yayın hayatına son veriyor. münif paşa dergi kapandıktan 15 yıl sonra görevini tamamlayıp istanbul’a dönüyor ve dergiyi tekrar çıkarmayı istiyor. 1883 yılında, abdülhamit zamanında derginin 48. sayısı çıkıyor. dergide çıkan “bir yıldız böceğiyle bir yolcu” adında ufak bir yazı yüzünden dergi sansüre uğruyor. derginin 48. sayısı toplatılıyor ve denize atılıyor.
Türk edebiyatına ilk mizahi dergi Diyojen (dergi)
Diyojen, İstanbul’da Teodor Kasap tarafından 1870 yılında haftada üç gün olarak yayınlanmaya başlayan dergi ilk Türk mizah dergisidir.
Türkçe yayımından önce bir süre Fransızca, Rumca çıkan dergi Ermenice olarak da yayınlanmıştır. Türkiye’de modern mizahın ilk örneklerinin yayınlandığı dergi, Ali Bey, Ebüzziya Tevfik ve Namık Kemal’in imzasız yazılarına yer verdi.
Yayın yaşamını 1873 yılına kadar sürdürmüş olan dergi 183 sayı çıkmıştır ve üç kez geçici olarak kapatılmıştır. Ancak son sayısı olan 183. sayısında siyasal içerikli mizah yazıları nedeniyle 9 Ocak 1873 tarihinde yönetimce yayımına son verilmiştir.
Malumat Dergisi: Mirsad Dergisi’nin kapanması ile şiir yayımlamaya yeniden ara veren Tevfik Fikret, öğretmenlik yaptığı sırada 1894’ten itibaren, arkadaşları Hüseyin Kazım ve Ali Ekrem’in ısrarı ile yeni çıkaracakları Malumat Dergisi’nin başyazarlığını üstlenmişti. Derginin kapandığı 1895 Mayıs’ına kadar 25 şiiri yayımlandı. Bunlar, eski şiirlerine göre daha batı tarzında şiirler idi. Şair, o yıllarda padişaha bağlı bir çizgideydi. Derginin ilk sayısında padişah Abdülhamit’i öven “Tebrik-i Veladet” şiirini yayımlamıştı.
Âfak 1299–1300 tarihleri arasında çıkmış olup “siyasetten başka Her şeyden bahseder.” Bölüm bölüm neşr olan Âfak’ın imtiyaz sahibi A. Kâmil’dir. Aylık olarak çıkan ve İstanbul’da yayımlanan dergi 7 sayı
çıkmıştır. Bu dergide; Muallim Naci, Hindli Ali Nusret Efendi, Nâzım,  Feyzi Efendi, Hersekli Ârif Hikmet Bey, Ahmed Hamdi, Behiç, Osman  Nuri, Ali Kemal, Cenab, İsmet, Reşad Bey gibi Şairlerin şiirlerine
rastlanırken; T. Rıza, Mehmed Şükrî, Ahmed Münif Bey, Sırrı, Mehmed  Şükrü, Muallim Naci, M. Nâdir gibi isimlerin yazılarına rastlanmaktadır.  Ayrıca Âfâk dergisinde Madam Lambert, Victor Hugo, Lamartine, Fenolon  gibi Batılı sanatçıların bazı eserlerinin tercümelerine de yer verilmiştir.
Bir diğer dergi Armağan’dır. Edebiyat, fen, felsefe, tarih ve  günlük hayata ait malumatlar aktaran Armağan’ın 3 sayısına ulaşılabilmiştir.
Çıkış süresi belirsiz olan Armağan’ın tek muharriri Mehmed Arif’tir. Armağan 1290 tarihinde İstanbul’da yayımlanmıştır. Muharririnin Mehmed  Ârif olduğu Armağan dergisinde hiçbir imzaya rastlanılmaktadır. Fenni ve edebî bir mecmua olan Armağan Dağarcığı’nın çıkış tarihi 1303’tür. On beş günde bir çıkan Armağan Dağarcığı 6 sayı neşrolunmuştur. Derginin sahibi İhsan Hüseyin, yazarı ise Ahmed Nureddin’dir. Dergi İstanbul’da çıkmıştır.
Armağan Dağarcığı dergisinde, Ahmed Hilmi, Behiç, Osman Nuri, Nihânî, Mâşuk Bey, Eşref Paşa, Cenab, Ali Kemal gibi sanatçıların şiirlerine, Fâik Hilmi, Sermed Bey, İbrahim Fehim, Mehmed Zekeriyâ, Ahmed Râsim, B. Sâdeddin gibi yazarların da yazılarına rastlanılmaktadır.
Ayrıca bu dergide Chambrion’un bir hikâyesinin tercümesine de yer verilmiştir.
Âsâr-ı Perâkende; edebiyat, fen ve faydalı eserleri içeren bir mecmuadır. 1902 yılında

stanbul’da yayınlanılan derginin iki nüshasına ulaşılabilmiş olup imtiyaz sahibi Emin Nihad’dır. Âsâr-ı Perâkende
dergisinin şairleri arasında İsmet, Reşad Bey, Süleyman Beyefendi; yazarları  arasında ise İbrâhim Şâkir, Emin Nihad, Râsim Efendi, Ekrem Bey yer almaktadır.
Bağçe : 10 Teşrîn-i evvel 1296–10 Temmuz 1297 yılları arasında neşrolunan Bağçe ilim fen ve edebiyat konularını içermektedir. Bağçe mecmuası bir yıl  süreyle haftada bir olmak üzere kırk sayı çıkarılmıştır. İstanbul’da genç hevesliler tarafından yayınlanan derginin müdürü dergiden Nihal-Avni olarak tespit edilmiştir.
Bağçe dergisinde Şinasi, Kemal Paşa, Emin Osman, Mahmud Celâleddin’in şiirlerine yer verilirken; A. Kemal, Nihal, A. Avni, H. Mahmud, Emin Osman Abdülhâki Efendi, Kadir gibi kişilerin de yazılarına
Bahar; ilim, fen, edebiyat ve faydalı bilgilerin yer aldıı bir dergidir. 1299 yılında on be günlük olarak iki sayı yayınlanabilen eserin muharriri ve nâşiri Mehmed Tahir’dir.
Dağarcık mecmuasında fennî konular ağırlıklı olarak yer almaktadır.
Dolab maarif ve edebiyata has her türlü konuların, güldürecek söz   ve hikâyelerin, biyografilerin, faydalı makalelerin, faydalı maddelerin yer aldığı bir yayın organıdır.
Envâr-ı Zekâ, “siyaset ve mezheplerden başka her şeyden bahseden  küçük bir risâledir.” On beş günde bir sayı olarak çıkarılan Envâr-ı Zekâ’nın yayın tarihi 1299–1301 yılları arasıdır.
Genç Şâyegân: İstanbul’da 1302 yılında 1 sayı olarak çıkarılan Genç Şâyegân’ın imtiyaz sahibi Ali Nusret Dehlevî’dir. Bu mecmuada hiçbir yazar imzasına rastlanılmamaktadır.
Gülşen, edebî ve fennî bir risâledir.1301–1302 tarihlerinde 26 sayı olarak çıkarılabilen Gülşen’in sâhibi Hüsâmeddin, muharrirleri ise İbrahim Fehim ve Ali Kemal’dir. Eser, İstanbul’da haftalık olarak yayınlanmıştır.
Hazîne-i Evrâk edebî bir risâledir. İstanbul’da haftalık olarak neşrolunan risâlenin kurucusu Mahmud Celâleddin olarak kayıtlara geçirilmiştir. Bu derginin yayın kadrosu oldukça kalabalıktır. Bu dergide
şiirlerine rastladığımız isimleri şu şekilde sıralayabiliriz: Ekrem Beyefendi, Kâzım Paşa, Abdülhak Hâmid, Kemal Bey, Abdülhak Mihrünnisâ Hanım, Sırrı Paşa, Said Bey, Şinasi, Fıtnat Hanınm, Leyla Hanım, Mahmud Celâleddin, A. Nâzım, Yusuf Kâmil Paşa, Ziya Paşa, Hâşim Bey, Enis Bey, Ahmed Hamdi Bey.
Hazîne-i Fünûn: İlim ve fenne ait konuların ağırlıklı olarak yer aldığı Hazîne-i Fünûn 3 Haziran 1321(1887) tarihinden itibaren İstanbul’da haftalık olarak yayınlanmıştır.
Mecmua-i Muallim:  Muallim Naci tarafından yayınlanan Mecmua-i Muallim, İstanbul’da iki yıl içerisinde haftalık olarak 30 Eylül 1304- 3 Teşrîn-i sânî 1304 yılları arasında 58 sayı olarak çıkarılmıştır. Bu derginin yazarlarını da
Muallim Nâci, Serverî, Besim Bey, Hüseyin Kâşifî, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi, Şeyhülislâm Behâyî Efendi, Hersekli Ârif Hikmet Bey oluşturmaktadır.
Mecmua-i Fünûn : Muharrem 1297-Safer 1284 tarihleri arasında be yıl boyunca yayınlanan Mecmua-i Fünûn aylık yayınlanan bir mecmuadır. Cemiyet-i İlmiye-i Osmâniye tarafından çıkarılan eserin 48 sayısı mevcuttur.
Muharrir dergisi aylık olarak İstanbul’da bir ciltlik sekiz sayıdan ibaret olarak yayınlanan bir dergidir. Edebiyat, tarih, coğrafya konularının bulunduğu eserde seyahat ve biyografiye ait malzemeler yoğun olarak bulunmaktadır.
Terakkî fennî ve edebî konuları içeren bir risâleder.

mtiyaz sahibi Ömer Nâzım, müdürü Said Pertev, baş muharriri Hasan Hüsnü, olan Terakkî de İstanbul’da basılmıştır. Terakkî dergisinin yazarları Muallim Nâci, Mehmed Rüşdü, A. Tevfik, Halil Edib, Tepedelenlizâde H. Kâzım’dır.
Kaynak: Bu yazının bazı kısımları Nurcan ŞEN’in Tanzimat Devri Periyodikleri ve  dergicilik adlı makalesinden alınmıştır.
Servet-i Fünun Dergisi
1895’te Recaizade Ekrem, Fikret’i bir bilim dergisi olan Servet-i Fünun’un sahibi Ahmet İhsan ile tanıştırdı ve onları dergiyi bir edebiyat dergisi haline getirmeye ikna etti. Dergi, Tevfik Fikret yönetiminde çıkmaya başladığı 256. sayıdan itibaren bir edebiyat dergisi haline geldi. Şair, 1895 yılının Haziran ayında oğlu Haluk’un doğumuyla baba oldu. O sıralarda sanat yaşamının en verimli devresini yaşamaktaydı. Şiirlerini “Mehmet Tevfik” yerine “Tevfik Fikret” olarak yayımlamaya başlamıştı.
Yönettiği derginin etrafında yenilikçi bir grup aydın toplanmıştı ve dergi, bu sanat topluluğuna ismini verdi. Sanatta hem içerik hem biçimde atılım yapmayı ilke edinen, ağdalı dilleri ve karamsarlığı ile tanınan topluluğun hareketine ise Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) denildi. Bu ekolde Fikret’in yanı sıra Halit Ziya, Cenap Şahabettin, İsmail Safa, Mehmet Rauf, Samipaşazade Sezai, Hüseyin Cahit, Ahmet Şuayip, Hüseyin Siyret gibi adlar bulunuyordu.Kurulan bu topluluk, siyasal eylemlerden uzak görünüyordu. Zamanla Fikret’in şiirlerindeki toplumsal boyut arttı, ulusalcılık ön plana çıktı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Türkler’in büyük bir zafer kazanmasından etkilenerek kahramanlık ve zafer şiirleri yazdı. “Yenişehir Gazilerine” isimli şiirinde dünyaya meydan okudu.
Tevfik Fikret, 1896 yılı sonlarında Robert Kolej’de Türkçe dersleri vermeye başlamıştı, bu görevi ölümüne dek sürdürdü. Okul dışında kalan tüm zamanını dergiye veriyordu. O günlerde dostu İsmail Safa’nın evinde okuduğu Abdülhamit karşıtı bir şiiri, gözaltına alınmasına yol açtı. Evi arandı, söz konusu şiir bulunamayınca birkaç gün sonra serbest kaldı. Çok geçmeden, Robert Kolej’de bir çaya karısıyla birlikte gitmesi bahane edilerek gözaltına alındı. Bu olaylar, Fikret’te inziva düşüncesini derinleştirmişti; dostları Hüseyin Cahit, Mehmet Rauf, Hüseyin Kazım, Dr. Esat da düşüncelerine katıldı; birlikte Yeni Zelanda’ya gitmeyi; bu gerçekleşmeyince Hüseyin Kazım’ın Manisa’daki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler ancak Tevfik Fikret vazgeçince arkadaşları da vazgeçti.[4] 1900 yılında ilgiyle karşılanan ilk kitabı “Rubab-ı Şikeste (Kırık Saz)”‘ı yayımlayan Tevfik Fikret, Ahmet İhsan ile dergi yönetiminde uyuşamadığı için ertesi yıl topluluktan ayrıldı. Artık sadece Robert Kolej’de öğretmenlikle meşguldü. Ricası üzerine Servet-i Fünun’un yönetimini Hüseyin Cahit üstlenmişti. Birkaç ay sonra Sevet-i Fünun, Hüseyin Cahit’in Fransız İhtilali üzerine bir çevirisi yüzünden kapatıldı ve grup tamamen dağıldı.
2. Edebiyatımızda eski-yeni çatışması hakkında neler biliyorsunuz? Sözlü olarak belirtiniz.
Edebiyatımızda ”kafiye göz için mi kulak için mi tartışması” ,
abes (abes) – muktebes (muktebes) kelimeleri yüzünden çıkmıştır.
“abes” kelimesinin sonundaki “s” harfi Arap alfabesinde “peltek s” ile; “muktebes” kelimesinin sonundaki “s” ise “sin” ile yazılmaktadır. Bu tartışma bir anlamda bu şekilde bir kafiyelendirme yapılıp yapılamayacağı tartışmasıdır.
Recaizade Mahmut Ekrem’le (ZEMZEME), Muallim Naci (DEMDEME), tartışmanın taraflarıdır.
Demdeme ve Zemzeme adlı eserlerde cereyan etmiştir. Eski-yeni edebiyat tartışması da denir.
Zemzeme sözlük anlamı:Şırıltı; mecazî anlamda ise nağmeli ve uyumlu söz anlamına gelmektedir.
Demdeme sözlük anlamı:Hoşa gitmeyen sözler; hiddetli gürültülü ses.
Zemzeme, Recaizade Mahmut Ekrem tarafından yazılmış 3 ciltlik şiir serisidir. Recai zade Mahmut Ekrem, Zemzeme eserini yazdıktan sonra eski-yeni çatışmasında yenilikçi tarafı seçmiştir. Zemzeme kitabının önsözü Servet-i Fünun akımının öncüsü olarak da görülür.
Eski şiir anlayışının (Divan şiiri) takipçisi olarak bilinen Muallim Naci, Zemzeme’ye karşılık olarak Demdeme adlı eserini yazar. Zemzeme-Demdeme çatışması ve etrafında gelişenler edebiyat çevrelerini uzun süre meşgul etmiştir.
Eski>>> kafiye göz için: Muallim Naci
Yeni>>> kafiye kulak için: Recaizade Mahmut Ekrem
Abes-muktebes tartışması
Ses ve yazım yönünden hangi sözcüklerin uyaklı sayılacağı konusunda Türk yazarları arasında çıkan ve yeni bir şiir beğenisinin yerleşmesine temel oluşturan tartışma (1895).
Divan ve tanzimat şairleri sözcüklerin uyaklı sayılabilmesi için Arap a-be-ce-sine göre yazımlarındaki benzerliği (son harf ve harekelerin aynı olmasını) zorunlu sayıyorlardı. Malumat dergisinde Hasan Asaf adlı gencin Burhan-ı kudret adlı şiiri yayımlanırken derginin yazarlarından Mehmet Tahir’in eklediği eleştirel not, uyakla ilgili geleneksel görüşü değiştirecek bir tartışmayı başlattı.
 M.Tahir sözkonusu şiirde;
“Zerre-i nurundan iken muktebes (bir yerden alınmış)
  Mihr ü mehe etmek işaret abes (saçma)”
dizelerinin, son sözcükleri Arap abecesine göre iki ayrı harfle (se ve sinle) yazıldığı için, uyaklı sayılamayacağını ileri sürdü. Yanıt veren H. Asaf kendisini savunurken Recai zade Ekrem’in “Kafiye sem (kulak içindir, basar (göz) için değildir” sözünü anarak onu tanık gösterdi. Tartışmaya R.Ekrem de katıldı; uyakta yazılış biçiminin değil ses değerinin gözetilmesi gerektiğini belirtti; Arap şiiri kurallarına göre yapılan uyakların artık bırakılması düşüncesini savundu. R.Ekrem’in görüşleri doğrultusunda ürün veren Edebiyat-ı Cedide şairleri “kulak için uyak” uygulamasını sürdürdüler. Türk abecesinin benimsenmesinden sonra “göz için uyak-kulak için uyak” ayrımı geçerliliğini bütünüyle yitirdi. Abes-muktebes tartışmasının, uyak konusu dışında Türk edebiyatına eleştiri türünün geîişmesi bakımından da katkısı oldu. Karşıtları, tartışma boyunca, kişilikleri konu edinir, yersiz sataşmalara başvururken R. Ekrem soğukkanlı, nesnel, bilimsel tutumuyla dikkati çekti.
Tanzimat’tan beri edebiyatta büyük bir değişim yaşanıyordu. Tanzimat öncesinde, islâmiyet’in etkisinde gelişen “Divan edebiyatı” egemendi. Tanzimat’tan sonra edebiyat yön değiştirmiş ve Batının etkisine girmeye başlamıştı. Bu büyük yön değişimi, sanatçılar arasında tartışmalara yol açmıştı. Divan edebiyatına “eski”, Batı tarzındaki edebiyata “yeni” deniyordu. Bu iki edebiyat taraftarları arasında yapılan tartışamalar ise “eski -yeni tartışması” olarak anıldı.
Recaizâde Mahmut – Muallim Naci” Tartışması
Serveti-i Fünûn Edebiyatının doğmasında Muallim Naci ile Recaizâde Mahmut Ekrem arasındaki “eski-yeni” tartışması çok önemli bir rol oynamıştır.
Muallim Naci, eski edebiyata karşı daha “ılımlı” duruyordu. Yeni edebiyata geçişin yavaş ve doğal bir süreçte olması gerektiğini savunuyordu. O, “eski-yeni sentezi”nin gerçekleştirilmesi amacıyla, eski edebiyatın üstün yönlerine de sadık kalınması gerektiğine inanıyordu. Yerli ve millî niteliklerle donanmış bir yeni edebiyat düşüncesini dillendiriyordu. Türk edebiyatının kökten değil, kısmî bir şekilde modernleştirilmesine taraftardı. Ortada durup, iki tarafın da güzelliklerinden yararlanılması gerektiğini düşünüyordu. Ancak “yeni”ye daha hoşgörülü davranan sanatçıları eleştirmekten de geri kalmıyordu. Recâîzâde Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in edebiyatta “biçimi” ve “sağlam üslubu” pek umursamayan yaklaşımlarını eleştiriyordu. Bu nedenle, rakipleri tarafından “eski edebiyatın temsilcisi” olarak algılandı.
Bazı genç sanatçılar da eski edebiyatın savunucusu zannettikleri Muallim Naci’ye karşı, yeni edebiyatın kesin ve sert bir savunucusu olarak görülen Recaizâde’nin tarafını tutuyordu. Bunda Recâîzâde’nin, kendisini yeni edebiyatın üstadı görmesinin de büyük etkisi vardı. Recaizâde Mahmut Ekrem, Naci’nin şiirlerini, sadece estetiği öne çıkardığı gerekçesiyle ağır şekilde eleştiriyordu.
Bu tartışmada, her ikisinin de etrafında geniş birer halka oluşmuştu. “Muallim”, eski edebiyata dair köklü bilgisiyle; “üstad” olarak görülen Recaizâde ise sanatın ne olduğu konusundaki dikkate değer fikirleriyle çevrelerindekileri etkileri altında tutuyorlardı.
Bu dönemde “eski” edebiyatın kesin savunucusu ise Eihac (Hacı) İbrahim Efendi ve onun etrafındaki sanatçılardı. Şeyh Vasfî, Halil Edîp, Faik Esat (Andelîb), Müstecâbilizâde İsmet, Mehmet Celâl, Ahmet Rasim, Sâmih Rıfat gibi sanatçılar “Hazine-i Fünûn”, “Resimli Gazete”, “Musavver Malûmat”, “Musavver Fen ve Edeb”, “irtika” gibi dergi ve gazetelerde Servet-i Fünûn’a karşı sert eleştiriler yönelttiler.
Edebiyatta eskiyi savunanlarla ılımlılar, geleneksel yaşam tarzını sürdürmüşlerdir. Yeniyi savunanlar ise Batılı yaşam biçimine uymaya çalışmışlardır.
Yeniyi savunanlar, Recaizâde Mahmut Ekrem’in teşvikleriyle Servet-i Fünûn dergisi etrafında birleştiler. Fransızca başta olmak üzere çocukluk yıllarında Batı dillerini öğrendiler. Batı edebiyatı zevkiyie yetiştiler. İstanbul’da Batılı bir yaşam biçimi sürdürmeye eğilimli oldular. Edebî yazı ve etkinliklerini Tevfik Fikret’in başkanlığı altında gerçekleştirdiler. Böylece Recâîzâde ile Naci arasındaki çekişme, Servet-i Fünûn edebiyatının doğmasını sağladı.
Zemzeme/ Demdeme – Tanzimat Döneminde Hararetli Bir Tartışma
İşitildi yine gülzâr-ı sühanda ma’hûd
Bülbül-i herze-edânın yeni bir zemzemesi
Lâl eder bir gün onu aksederek âfâka
Yine bir bâz-ı fezâ-yı edebin demdemesi [I]
Hiç şüphesiz 1839 senesinde ilan edilen Tanzimat Fermanı, tarihimizde çok büyük değişikliklere sebebiyet vermiştir. Daha çok kendisini sosyal ve iktisadi hayatta gösteren bu değişimler, hukuk ve edebiyat sahalarında da kuvvetli bir şekilde hissedilmiştir. O dönemin insanları edebiyat alanında, Tanzimat’tan sonra âşina olmadıkları edebî türlerle karşı karşıya kaldı.
Daha önceleri kendi iç bünyesinde belirli kaideler çerçevesinde gelişme gösteren Divan Edebiyatı, dönemin bazı aydınlarınca yetersiz görülmeye başlanmış, söz konusu münevverler, aydınlığı Batı’nın pırıl pırıl gözüken ışıkları altında aramaya başlamışlardır.
Öteden beri bu sahada şöyle bir mukayese yapıla gelmiştir: “Tanzimat devri edebiyatçılarından Recaizade Ekrem yeniyi; Muallim Naci ise eskiyi temsil eder.” Hatta bununla ilgili olarak iki müeddib arasında, az sonra gazete sütunlarına aksedecek tartışmalar ön plana çıkartılır. İki zıt kutuptan yola çıkarak şöyle alelade bir mukayese yapılmaktadır: Muallim Naci benimsediği fikirler bakımından mutassıp ve gericidir. Bu sebeple tartışmaya girdiği karşı taraf (Recaizade Mahmut Ekrem) yeniliklerin en önde gelen mümessilidir. Halbuki, Ahmet Hamdi Tanpınar, Recaizade’nin kaleme aldığı bazı mukaddimeler bir yana bırakılacak olursa “Onun hiçbir zaman kendisini şiire veremediğini ve yazarı daima bir amatör olduğunu hatırlayarak okumak gerektiği” düşüncesini savunur.
Muallim Naci ise yaşadığı dönem itibariyle Batı’yı hazmetmeden benimsemeye çalışanlara karşı bir tavır alır ve döneminde haklı olarak Servet-i Fünun ekolünün kurucusu kabul edilen Recaizade’nin peyklerinin (Tevfik Fikret, Cenab Şahabettin vs.) şiirde aşırı derecede ileri gitmelerine karşı çıkar.
Gerçi Naci vefat ettiğinde (v.1893) Servet-i Fünuncular bir dergi etrafında henüz toplanmamışlardı. Hemen üç yıl geçtikten sonra Ekrem’in kanatları altında bir oluşum meydana getireceklerdi. Fakat daha öncesinde teşekkül eden fikirler ve ihtilaflar onları böyle bir topluluğu kurmaya itecekti. Hemen yeri gelmişken belirtelim ki, o dönemde yapılan edebî münakaşalar, bizde Servet-i Fünun’un ve akabinde Fecr-i Âti gibi edebî muhteviyatları haiz ekollerin meydana gelmesine ön ayak olmuştur.
Adı geçen tartışmanın hangi sebeplerden dolayı cereyan ettiğine bakacak olursak şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: Muallim Naci, devrin bazı mecmualarında ve aynı zamanda kendisinin kayınpederi olan Ahmet Mithat Efendi’nin “Tercüman-ı Hakikat” isimli gazetesinde bir süre şiirler neşreder. Fakat o, birtakım ihtilaflardan ötürü, daha sonra başka gazetelere de geçiş yapacaktır. Kendisinin ilk zamanlarda yazdığı şiirler diğer şairler tarafından da beğenilmiş, hatta daha sonraları münakaşaya gireceği Recaizade Ekrem bile Muallim Naci’nin bir şiirini “tahmis” etmiştir.
Ekrem, dönemin Sultanî mektebinde okutulmak için hazırladığı “Talim-i Edebiyat” adlı kitabına yerli ve yabancı yazarlardan alıntılar yapmıştır. Bunlar arasında Muallim Naci’nin de bulunduğunu hatırlayalım Ne var ki adı geçen eserde bir başka şair, Abdülhak Hâmid’den alıntılar daha fazlaydı.
Tanpınar, Muallim Naci’nin Sakız’da iken yazdığı mektuplardan yola çıkarak Naci’nin Talim-i Edebiyat’a karşı oluşunu şahsi bir ihtirasa bağlar. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmid’den birçok alıntı yaparak, Muallim Naci’yi ikinci planda bırakmış ve bundan dolayı da Muallim Naci kızarak Talim-i Edebiyat’a şahsi bir düşmanlık beslemeye başlamıştır. Bu noktada şöyle bir mukayese yapılabilir. Eğer Naci, bu itilmişliğe maruz kalmasaydı, Ekrem’in eserini -sırf kendi şiirlerinden alıntılar yaptığı için- beğenecek ve takdir mi edecekti? Sözü geçen tartışmayı savunulan edebiyat anlayışlarından dışarı çıkararak, şahsi ihtiraslara bağlamak, -kişiler tarafından aksi belirtilmedikçe- pek bir kıymet ifade etmemektedir.
Recaizade Mahmut Ekrem şiirlerini, Zemzeme  isimli ve belirli aralıklarla bastırdığı üç kitapta toplar. Arada gelişen bazı olayların akabinde, özellikle Recaizâde’nin Takdir-i Elhan risalesi ve üçüncü zemzeme mukaddimesinin yayınlamasından sonra, tartışmalar daha da hararet kazanır. En sonunda bütün bunlara cevap olarak Muallim Naci, Demdeme’yi kaleme alır. [V] Tartışma esnası boyunca karşılıklı ithamlar çok ağır bir seviyeye gelir. En nihayetinde de söz konusu münakaşa devletin müdahalesi ile sona erer. Her iki yazar da kendi düşüncelerini ateşin bir şekilde müdafaa etmiştir. Fakat bunlardan çıkarılan genel yargıların en basite indirgenmiş biçimi günümüze ‘Recaizade Ekrem’in yeniliğe açık; Muallim Naci’nin ise mutassıp ve gerici oluşu’ şeklinde lanse edilişidir.
Halbuki Ekrem’in teşekkülüne ön ayak olduğu Servet-i Fünun şairleri de şiirlerini aruz ölçüsüne göre yazacak ve çoğu zaman divan edebiyatının belirli şekil kalıplarını kullanmaktan geri kalmayacaklardır. Burada dikkati çekilmesi gereken en önemli husus, yenilikten kastedilenin ne olduğu veya ne olması gerektiğidir. İşte mezkur sebepten dolayı edebi tartışmalar, Tanzimat döneminin en dikkate değer meseleleri olmuş ve aylarca hatta yıllarca gazete sütunlarını meşgul etmiştir.
Ayrıca bir başka husus daha vardır ki, burada zikretmek faydalı olabilir. 1888 senesinde Kitapçı Arakel tarafından bir eser bastırılır. “İntikâd” isimli bu kitap Muallim Naci ile bizde ilk materyalist olarak bilinen Beşir Fuad’ın mektuplaşmalarını ihtiva etmektedir. Mektupların başlangıcı sebebi olarak ise Beşir Fuad’ın Victor Hugo için yazdığı bir eserin karşılıklı bir değerlendirilmesi gösterilebilir. Toplam yedi mektuptan oluşan söz konusu kitapta Muallim Naci’nin dört mektubu bulunmakta ve bu mektuplarda hiçbir zaman onun tutucu ve eskiye bağlı birisi olduğu göze çarpmamaktadır. Örneğin ilk mektubun şu ilk mısraları, Naci’nin aslında edebiyatta yeniliğe -fakat makul biçimde- açık olduğunu bizlere göstermektedir:
Efendim!
Bir zamandan beri gittikçe tevsi’ etmekte olduğu çeşm-i iftihâr ile görülmekte olan matbuât-ı Osmâniye âlemine bir başka arayış vermeğe başlayan âsâr-ı kalemiyenizden bu kere neşrolunan «Victor Hugo» ünvanlı iki cilt bilhassa celb-i nazar-ı dikkat etmiştir.”
Naci, fikri itikad olarak kendisi ile tam bir zıtlık teşkil eden Beşir Fuad’ın edebiyata getirmek istediklerinin farkındadır ve bunu da takdire şayan bir şekilde karşılamaktadır. Mektupların devamında da bu durum izlenebilir.
Yukarıda da belirtildiği üzere Muallim Naci’nin dönemin bazı ediblerini “yâve-gû”luk (saçma sapan konuşma) ile itham etmesi, onun yeniliğe kapalı değil; aksine laf ü güzaf kabilinden şiirler yazılmasına karşı olduğunu göstermektedir. Eski, beğenilecek tarafları olduğu için kıymetlidir. Yeni ise sindirilebildiği ve adapte edileceği ölçüde alınmalıdır: İkisi bir sentez halinde sunulabildiği takdirde edebî manada bir değer taşıyacaktır.
“Yeni itibar olunan eş’ârımız içinde ma’nâsızları o kadar çoktur ki bunları herkes görmüş olacağı cihetle şurada bir iki misâl irâdına lüzum görmekte ma’nâ yoktur . Gide gide yâve-gûluk hepimize sirâyet ve taammüm edecek olursa biz edîblerin eslâfa ne derecede tefevvuk etmiş sayılacağımızı hayâl ediniz!”
“Zaman gelecek ki şiir kelimesinin anlamı, mânâsını kâilinin (söyleyenin) dahî anlamadığı söz şeklinde verilecektir.”
3. “Yeni edebiyat” ifadesi sizlerde neleri çağrıştırıyor? Tartışınız ve elde ettiğiniz sonuçları tahtaya
Yazınız
Yeni edebiyat ifadesi bizde daha önce var olmayan yeni oluşturulmuş, farklılık arz eden edebiyat anlamı çağrıştırıyor.

1.Etkinlik
Servet-i Fünûn dergisi çevresinde oluşan edebiyata neden “Edebiyatıcedîde” denildiğini, bu
derginin ne zaman ve kim tarafından çıkarıldığını; ikinci grup da Servet-i Fünûn dergisinin önemini açıklar. Grup sözcüleri elde edilen sonuçları maddeler hâlinde tahtaya yazarlar.
Servet- fünün Edebiyatına, edebiyata yeni bir soluk, yeni bir ses, ve yeni, bir söyleyiş getireceği ümidi ile bu ad verilmiştir.  O dönemde yaşanan eski yeni tartışması  Servet- Fünun edebiyatını doğurmuştur. Yeniyi savunan Recai Zade Mahmut  Ekrem  etrafında toplanan sançtılar daha sonra bu edebiyatın ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır.

2. etkinlik:
Zemzeme/ Demdeme – Tanzimat Döneminde Hararetli Bir Tartışma
İşitildi yine gülzâr-ı sühanda ma’hûd
Bülbül-i herze-edânın yeni bir zemzemesi
Lâl eder bir gün onu aksederek âfâka
Yine bir bâz-ı fezâ-yı edebin demdemesi
Hiç şüphesiz 1839 senesinde ilan edilen Tanzimat Fermanı, tarihimizde çok büyük değişikliklere sebebiyet vermiştir. Daha çok kendisini sosyal ve iktisadi hayatta gösteren bu değişimler, hukuk ve edebiyat sahalarında da kuvvetli bir şekilde hissedilmiştir. O dönemin insanları edebiyat alanında, Tanzimat’tan sonra âşina olmadıkları edebî türlerle karşı karşıya kaldı.
Daha önceleri kendi iç bünyesinde belirli kaideler çerçevesinde gelişme gösteren Divan Edebiyatı, dönemin bazı aydınlarınca yetersiz görülmeye başlanmış, söz konusu münevverler, aydınlığı Batı’nın pırıl pırıl gözüken ışıkları altında aramaya başlamışlardır.
Öteden beri bu sahada şöyle bir mukayese yapıla gelmiştir: “Tanzimat devri edebiyatçılarından Recaizade Ekrem yeniyi; Muallim Naci ise eskiyi temsil eder.” Hatta bununla ilgili olarak iki müeddib arasında, az sonra gazete sütunlarına aksedecek tartışmalar ön plana çıkartılır. İki zıt kutuptan yola çıkarak şöyle alelade bir mukayese yapılmaktadır: Muallim Naci benimsediği fikirler bakımından mutassıp ve gericidir. Bu sebeple tartışmaya girdiği karşı taraf (Recaizade Mahmut Ekrem) yeniliklerin en önde gelen mümessilidir. Halbuki, Ahmet Hamdi Tanpınar, Recaizade’nin kaleme aldığı bazı mukaddimeler bir yana bırakılacak olursa “Onun hiçbir zaman kendisini şiire veremediğini ve yazarı daima bir amatör olduğunu hatırlayarak okumak gerektiği” düşüncesini savunur.
Muallim Naci ise yaşadığı dönem itibariyle Batı’yı hazmetmeden benimsemeye çalışanlara karşı bir tavır alır ve döneminde haklı olarak Servet-i Fünun ekolünün kurucusu kabul edilen Recaizade’nin peyklerinin (Tevfik Fikret, Cenab Şahabettin vs.) şiirde aşırı derecede ileri gitmelerine karşı çıkar.
1.Yeniyi savunan edebiyatçıların belirgin özellikleri
Yeniyi savunanlar, yani Servet-i Fünun sanatçıları; Recaizade Mahmut Ekrem‘in yönlendirmesiyle “Servetifünun” dergisi etrafında toplanmışlardır.
Yaşları yirmi beş civarında olan bu genç sanatçılar, Fransızca başta olmak üzere, çocukluk yıllarında Batı dillerini öğrenmiş ve Batılı eserleri orijinallerinden okumuşlardır.
Tanzimat nesli, yeni kurulmuş kalemlere devam etmiş ve kendi kendilerini yetiştirmiş insanlardan oluştuğu hâlde, genelde aynı düşünce alt yapısına sahip olan Servetifünun sanatçıları, düzenli biçimde eğitim görmüş; özellikle küçük yaştan itibaren bir Batı dilini öğrenmiş kişilerdir.
Batı edebiyatı zevkiyle yetişen Servetifünun sanatçıları, İstanbul’da Batılı bir yaşama biçimi sürdürmeyi arzu etmişlerdir.

3. Etkinlik
Bu yazılardan hareketle Serveti fünun Dönemi sanatçılarının sanatta faydalı değil, estetik zevki ön plana çıkarma eğilimlerinin nedenlerini tartışınız. Ulaştığınız sonuçlardan yola çıkarak Tevfik Fikret’in öncülüğünde bir araya gelen bu dönem sanatçılarının zevk ve anlayış özellikleriyle ilgili düşüncelerinizi söyleyiniz.
Tanzimat döneminde sanatçılar aşırı bir baskı görmüşler, birçoğu sürgüne gönderilmiş birçoğu ise hapis yatmıştır. Ya da çıkardıkları dergi ve gazeteler uzun ömürlü olamamış kapatılmıştır. Bu yüzden Servet- i Fünun sanatçıları toplumsal konulardan uzak bir anlayış benimsemişler, eserlerinde bireysel temalara yönelmişler. Servet-i Fünun edebiyatı seçkinler edebiyatı haline gelmiştir.

2. Bu soru bir önceki soruda cevaplandı.
                        
  Anlama – Yorumlama

1.Tanzimat yazarları hikâyelerde sosyal yarar amaçlamıştır. Konu olarak evlilik sorunları, gelenek ve töre, batıl inançlar, esaret, yanlış Batılılaşma işlenmiş mekân ihmal edilmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde yazarlar, yapıtlarında bireysel duyguları işlemişlerdir. Aşk, kadın, evlilik, tabiat, yalnızlık, hayal-hakikat çatışmasından kaynaklanan ümitsizlik, aşırı melankoli, hastalık, karamsar bir bakış açısı gibi bireysel konulara yer vermişlerdir.
Batılı tipler görülür.
Mekân İstanbul’dur.
 Tanzimat hikâyelerinde dil sade, cümleler kısa, açık ve anlaşılırdır.
 Bu dönemde düşünce öne çıkmış, özentili anlatım arka plana itilmiştir.
Servet-i Fünûncular ise “sanat için sanat” anlayışını benimsemişlerdir.
 Dil süslü ve sanatlıdır. Eski sözcükler sıkça kullanılır. Dilde sanat kaygısı ön plandadır. Ancak bu dil, romanlara göre sadedir.
2. Servet-i Fünun Döneminin sanat anlayışı: Servet-i Fünun dönemi sanat anlayışı halktan kopuk yüksek bir zümrenin bireysel temaları dile getirdiği bir anlayıştır. Şairler sanat için sanat anlayışını benimsemişler sanatın toplumsal sorunları dile getiren bir araç olmasına karşı çıkmışlardır. Sanatın gayesinin estetik zevk ve heyecan uyandırma olduğunu benimsemişler, süslü sanatlı bir anlatımı seçmişlerdir.
3. Servet-i Fünun sanatçıları her ne kadar toplumdan uzak süslü ve sanatlı bir dil benimsedikleri, için eleştirilseler de edebiyatımıza katkıları inkar edilemez. Batılı anlamda roman, hikaye gibi edebi türlerin gelişmesinde katkıları inkar edilemez. Öz şiir ve saf şiir anlayışının gelişmesinde bu akımın da etkisi vardır.
                                                                Değerlendirme
1. Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
(  D  ) Servet- i fünun sanatçıları devrin siyasi baskısını üzerlerinde hissettikleri için içe kapanık bir
anlayışı ortaya koymuşlardır.
( Y  ) Serveti fünun sanatçıları, sanatı topluma fayda amaçlı olarak değerlendirmişlerdir.
(  D ) Serveti fünun Dönemine “Edebiyat -ı cedîde” adı verilir.

2. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun biçimde doldurunuz.
• Tanzimat sonrası Türk edebiyatında yeniyi savunanlar …Reca-i zade Mahmut Ekrem…. etrafında
toplanmışlardır.
• Serveti fünun edebi yatı adını, Recai zade Mahmut Ekrem’in öğrencisi …Ahmet İhsan Tokgöz’e..
ait ….Servet- i Fünun …… adlı dergiden almıştır.
• Serveti fünun Dönemi …..1896- 1901……. tarihleri arasında devam etmiştir.
3. Aşağıdakilerden hangisi Servetif ünun sanatçılarına ait özelliklerden biri değildir?
A. “Sanat sanat içindir.” anlayışını benimsemeleri
B. Servet-i Fünûn adlı bir dergi etrafında toplanmaları
C. Yabancı kelime ve tamlamalarla yüklü ağır bir dil kullanmaları
D. Eserlerinde estetik zev k yerine fayda anlayışını benimsemeleri
E. Eski – yeni çatışmasında Recaizade Mahmut Ekrem çizgisini takip etmeleri
4. Serveti fünun edebiyatının kurulmasına önayak olan aşağıdakilerden hangisidir?
A) Recaizade Ekrem    B) Tevfik Fikret          C) Halit Ziya Uşaklıgil   
D) Muallim Naci           E) Abdülhak Hamit

5. Servet-i Fünûn dergisi, Edebiyat -ı cedîde topluluğunun bir araya gelmesinde nasıl bir rol
oynamıştır? Açıklayınız.
 Bu dergi servet-i fünun sanatçılarının tonlanmasında eserlerini yayınlamasında öncülük etmiştir.                         Yeniyi savunan sanatçılar bu dergi etrafında birleşmiş tartışmalara cevap vermişlerdir.

 COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER -ŞİİR

3. Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiir) ve Mensur Şiir sayfa 95-98

1. Hangi tür metinleri okumaktan hoşlanırsınız? Niçin? Sözlü olarak ifade ediniz.
…….cevabı size kalmış.

2. Coşku ve heyecanın dile getirildiği türler ve bunlara ait özellikler hakkında bildiklerinizi
arkadaşlarınızla paylaşınız.
Coşku ve heyecanı dile getiren metinler daha çok şiir türündeki eserlerdir. Bunlarda ölçü, kafiye, redif, nazım birimi, nazım şekli birim sayısı gibi özellikler bulunur.

3. “Türk şiirinin dünü ve bugünü” konusunda bir yazı yazmanız istense nelerden söz ederdiniz?
Açıklayınız.
Türk şiirinin geçmişi çok eskilere dayanır. İslamiyet’ten önceki dönemde elimize geçen belgelere baktığımız zaman köklü bir şiir geçmişimizin olduğu görülür. Fakat elimizde çok fazla örnek olmadığı için geçmiş hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşamıyoruz. İslamiyet’in kabulü işle şiirimiz yeni bir anlayışın etkisine girmiş bu düşünce etrafında ölmez eserler verilmiştir. Her ne kadar Arap edebiyatının etkileri görülse de bu dönemde oluşturulan eserler sanat zevki yönünden değeri yüksek eserlerdir. Taklitle başlayan bu edebiyat daha sonraları orijinal eserler  ortay koymuştur.
Bin yıla yakın bir dönemi kapsayan bu edebiyatın etkileri Batı ile sık temaslar sonucu değerini yitirmiş yerine Batı şiir anlayışının geçmesine mani olamamıştır.

4. “Bir mısrada anlam tamamlanmadığında onu tamamlayacak kelimelerin ikinci mısraya
bırakılması” anlamına gelen anjanbman (ulantı)’nın şiirdeki yeri ile ilgili düşüncelerinizi söyleyiniz.
Günümüz modern şiir anlayışında ölçü ve kafiyenin ritimdeki etkisi azalmıştır. Bu yüzden şiirdeki ritim ve  ahenk  ancak söyleyiş güzelliği ile elde edilebilir. Bunu içinde anlamın ön plana çıktığı bir yaklaşım ortaya konmalıdır. Yani anlamın bir mısrada bitmeyip başka mısralara kayması şiirdeki ahengin oluşmasında önemli bir unsur olmuştur.

• Yağmur şiirinin birimlerinde anlatılanlardan hareketle şi irin temasını belirleyiniz.
Şiirin teması:  karamsarlık.
Şiirdeki her birim temayı oluşturan bir parçadır. Birimlerde yağmur damlaları üzerinden yola çıkarak karamsarlık duygusunu ortaya koyacak bölümler verilmiştir. Şiirdeki bütünlük tema etrafında örgülenmiş  beyitlerle sağlanmış.
3. Yağmur adlı şiirin temasıyla dönemin gerçekliği arasındaki ilişkiyi tartışınız ve elde ettiğiniz
sonuçları sözlü olarak ifade ediniz.
Yağmur şiiri dönemin zihniyetini yansıtıyor. Siyasi baskılardan bıkan şairler çareyi bireysel temalarda bulmuşlar dönemin baskılarını üstü kapalı anlatmaya çalışmışlardır. Bunu da şiirde sembolik anlatımı seçerek ortay koymuşlardır. 

4. Yağmur şiirinin temasını, önceki dönemlere ait şiirlerin temaları ile karşılaştırınız ve şiirin
temasında ne gibi bir değişikliğin olduğunu tartışınız. Elde ettiğiniz sonuçları defterinize yazınız
Yağmur şiirinin teması  Tanzimat birinci dönemin temalarından ayrılır. Tanzimat 2. Dönem ve divan edebiyatın temaları ile benzerdir. Fakat divan edebiyatında karamsarlık yerine sevgiliye duyulan aşk, bundan kaynaklanan acı ve ıstırap ön plana çıkar. Buradaki tema karamsarlıktır.

5. Yağmur şiirinin temasını, günümüz insanının hayata ve doğaya bakışı çevresinde değerlendirmek
isteseniz neler söyleyebilirsiniz? Sözlü olarak ifade ediniz.
Servet-i Fünun döneminde karamsar bir hava vardı. Bunun etkisiyle tabiata bakış da olumsuz olmuş şairler kendi ruh dünyalarını tabiattaki unsurlarla eşleştirerek vermişlerdir. Günümüz şair ve yazarlarının doğaya bakışı daha olumludur. Karamsarlık yerine doğa insanın  sosyal yaşamın sıkıntılarından sığınılacak bir yer olarak görülür. Günümüz insanı doğayla iç içe bir hayata olumlu yönden bakmaktadır.
**** Necip Fazıl’ın Yağmur şiiri ile Denise Levertov (Dönis Livırtu)’ya ait Beş Gün Süren Yağmur başlıklı şiirinin temaları Tevfik Fikret’in Yağmur şiiri ile aynı değildir. Necip fazıl kendi iç dünyasını , fikir çilesini yağmur olarak ifade etmiştir. Dönis Livirtu ise yağmuru geçmişi olarak görmüş. Her üç şiir yağmur üzerinden duygularını ortaya koymuştur. Ortak yön yağmurdur.
6.T. Fikret’in şiirinden alınan parçalarda hem günlük konuşma dilini rahatlığı hem de şiir dilinin ahenkli söyleyişini görüyoruz.  Şiirde yağmur damlalarının yere düşüşü ile ahenk arasında bir uyum vardır.
7.a. evet nesir cümlelerine yakın bir söyleyiş var. Anlam bir mısrada tamamlanmamış diğer mısralara sarkmış.
b. “Geçer boş sokaktan, hayâlet gibi,/ Şitâbân u pûşîde-ser bir sabî.”dizelerinde anjanbman özelliği görülüyor.
8. Açılmaz, Söner, Bürür,
3.ETKİNLİK
PARNASİZM
Fransa’da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır.
 Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur.
1886’da “Parnas” adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler.Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar.
 Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır.
 Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir.
 Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler.
“Sanat, sanat içindir” görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
            Th. Gautier
            T.D. Banville
            François Coppee
            J.Maria de Heredia
TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.
EDEBİ AKIMLAR – SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire
            Rimbaud
            Mallarme
            Verlaine
            Puşkin
TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
                                                                       Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
***** Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur.
***** yağmur ve Bu yağmur adlı şiirlerde doğal gerçeklik  doğal bir güzelliğin birebir resme yansımış hali gibi yansıtılmıştır. Yani anlatılardan bir tablo çizilebilir. Tabiat gerçekçi bir yaklaşımla ele alınmış.
9. şiirde yeni sembollerin imgelerin kullanılış sebebi Servet-i Fünun şiir anlayışını yansıtmakta şairler sosyal konulara yönelemeyince sanata yönelmişler ve ustalıklarını göstermek, yeni bir şeyler ifade etmek adına yeni arayışlara yönelmişlerdir.
10. seylabeler kişileştirilmiş. Teşhis sanatı var. Çocuk hayalete benzetilmiştir. Teşbih sanatı kullanılmıştır.
11.Şiirde ahenk ölçü, kafiye, redif, aliterasyon ve asonanslarla sağlanmıştır.
Şiirde aruz ölçüsü kullanılmış.
 Nazım birimi beyit,
Kafiye  düzeni  : abbba, cc, dd, ee, …a
12. şiirde aliterasyon ve asonans olarak m, n, z, d sesleri sık tekrarlanarak bir ahenk oluşturulmuş, dize sonlarındaki sesler dizilirken ilk mısra ve son mısra aynen tekrar edilerek şiirde bir ahenk sarmalı oluşturulmuş.
13. Yağmur şiirinde yağmurun yağışı bunu insan üzerindeki yansımaları anlatılmış, şair dönemin baskılarının ruhu üzerindeki olumsuz etkilerini  “seylabeler ağlaşır, boş sokaklar, soğuk bir gölge, vahşet çöker yerlere, matem şarkıları söyler .”ifadeleri bu düşünceyi en iyi şekilde yansıtmaktadır.
14. bu şiir Servet-i Fünun şiir anlayışına uygundur. Bireysel bir tema işlenmiş, karamsarlık teması o dönemin şiirinde ,işlenen temalar arasındadır. Nazım şekli olarak terze rimaya yakın bir biçim kullanılmış. Dönemin sanat için sanat anlayışı göz önünde tutularak süslü sanatlı bir dil kullanılmış.
15. şiirde işlenen tema bireysel bir temadır. Çünkü yağmur ile ilgili şairin bakış açısını yansıtmaktadır.
16. şiirde karamsarlık duygusu ortay konuyor, bu dönemin siyasi yaklaşımlarını göz önünde bulundurduğumuzda anlamlı olur. Dönemin şairleri kendilerinin ruh halini ancak bu şekilde ortaya koyma imkanı bulmuşlardır.
17. şiirde boş sokaklardan , ağlayan yağmur damlalarından, bulutların kararmasından bahsedilmiş. Bu duygularla şair kendi ruh hali arasında benzerlik kurmuş.

4. Etkinlik
*** şiir düz   yazıya çevrilerek okununca anlam kaybı oluşmaktadır. Şiirdeki hem ahenk hem de anlamda değişmeler olmaktadır. Şiirde anlatılanlar nesir olarak ifade edilse de bu kadar etkili olması düşünülemez.

5.Etkinlik.   Tevfik Fikret  sembolizm ve parnasizmden etkilenmiştir. Şiirlerinde ağırlıklı olarak aruz ölçüsü  kullanmış, dili sanatlı bir söyleyiş olmasına rağmen dili akıcıdır. 
                                                    Değerlendirme  sayfa 105
1.
    D
    D
   Y
2.  *** kişileştirme(teşhis)
    ***NESİR CÜMLESİNE
3.E) Gizli Figanlar
4. E) Klasik edebiyata ait imgelere ve kavramlara yer verilmesi
5. Servetifünun şiirinin kendinden önceki dönemlerden ne gibi farklılıklar içerdiğini söyleyiniz.
Servet-i Fünun şiiri kendin den önceki şiir anlayışlarından hem tema hem de biçim yönünden ayrılır. Bu dönemde daha çok karamsarlık, uzak yerlere özlem, aşk, doğa, ölüm gibi temalar işlenir. Batı edebiyatından sone ve terza-rima gibi nazım şekilleri alınıp kullanılır.
                          
                    Mensur    Şiir
Mensur şiir, duygu ve hayal dünyamızı etkileyebilecek bir konuyu, kısa ve çarpıcı bir şekilde, şiirin cümle yapısını ve ahengini koruyarak, şairane bir hava ile, ölçü ve uyağa bağlı kalmadan anlatan edebî türdür. Bu türe “artistik nesir” de denir. Türk edebiyatında mensur şiire “mensure” adı verilmiştir.
Mensur şiir türl. 19. yüzyılda Fransız edebiyatında ortaya çıkmıştır. Bu tür karakteristik özelliklerini Charles Baudelaire, İsidore Duacasse ve Arthur Rimbaud gibi şairler sayesinde kazanmıştır. Bu şiir türü Fransız edebiyatında Baudelaire’le yaygınlaşmıştır. Dünya edebiyatında Amerikan şairi Edgar Allan Poe da bu türde eser vermiştir.
Mensur şiir, Türk edebiyatına Tanzimat’tan sonra Fransız edebiyatından yapılan şiir çevirileriyle girmiştir, Servet-i Fünûn edebiyatına değin şiirdeki arayışların sonucunda ortaya çıkmıştır. Paul et Virginie ve Atala gibi eserler, Fransız romantizmini hazırlasa da Türk edebiyatında da mensur şiirin oluşumuna katkı yapmıştır. Süreç, Şinasi’nin şiir çevirileriyle başlamıştır. Bu sürece, Servet-i Fünûn edebiyatının ortaya çıkmasında büyük etkisi olan Recaîzâde Mahmut Ekrem’in de katkısı önemlidir. O, özellikle hatıralarından ve güncel olaylardan söz ettiği mensur parçalar kaleme almıştır. Şiirlerinin arasına da nesir parçaları karıştırmaktan çekinmemiş, bazen de nazma nesirle başlamıştır.
Batılı anlamdaki mensur şiirler Türk edebiyatında 19, yüzyıhn sonlarında denenmiştir. Bu türün Türk Edebiyatında Batılı anlamdaki ilk temsilcisi “Haist Ziya Uşak!ıgil”dir, TürK edebiyatında bu türün isim babası da Hallt Ziya Uşakiıgil olmuştur.
Mehmet Rauf’un “Siyah İnciler” (1891-1901) adlı eseri, Türk Edebiyatı’nın nın en başarılı mensur şiirler kitabı olarak bilinir
                                                               hazırlık
1.Şiir” ve “mensur şiir” terimlerinden ne anladığınızı defterinize yazınız.
Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak; bir olayı ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatıdır
Mensur şiir, duygu ve hayal dünyamızı etkileyebilecek bir konuyu, kısa ve çarpıcı bir şekilde, şiirin cümle yapısını ve ahengini koruyarak, şairane bir hava ile, ölçü ve uyağa bağlı kalmadan anlatan edebî türdür.
2. Bir şiir yazmak isteseniz nelere dikkat ederdiniz? Açıklayınız.
Bir şiir yazmak istesem anlatacağım duyguların belirli bir düzen içinde ve ahenkli olmasına dikkat
ederim.  Şiirde anlam bütünlüğüne dikkat ederim.
1. Nisan Gecesi ve Hayat mıdır? metinleri ile Servetifünun Döneminin siyasi, sosyal ve kültürel
özellikleri arasındaki ilişkiyi belirleyerek metnin oluşmasına imkân sağlayan zihniyeti tespit edip
defterinize yazınız.
Nisan gecesi Servet-i Fünun edebiyatını bireysel duyguları dile getiren şiir anlayışına iyi bir örnektir.  Tabiat unsurları  kullanılarak duygular dile getirilmeye çalışılmıştır.
İkinci şiir Hayat mıdır şiiri ise Tevfik Fikret’in  1908 sonrası şiir anlayışını yansıtır. Burada toplumsal bir tema işlenmiştir.
1908 e kadar olan dönemde toplumsal konulara giremeyen Servet- Fünuncular meşrutiyetin ilanıyla birlikte sosyal temalara da yer vermişlerdir.

 1.Etkinlik
*** Mensur Şiir” ile “Şiir” arasındaki benzerlik ya da farklılıklar nelerdir?
Mensur şiirin, şiirle birtakım benzer yönleri  
Her iki türde de ahenk önemlidir. Kelimeler bir ahenk oluşturacak biçimde seçilir ve dizilir.
Her iki türde de şairane, duygusal konular işlenir; temalar benzerdir. Dil ve üslup yönünden benzerlik vardır; dilin doğru ve güzel kullanımı iki türde de önemlidir. Edebi sanatlar her iki türde de kullanılabilir. Şiirde kafiye vardır, mensur şiirde de iç kafiyeler olabilir.
Mensur şiirle şiirin farklı yönleri
Mensur şiirde vezin (ölçü), kafiye, dize (mısra) yoktur. Şiirde dörtlük, beyit, bent gibi nazım birimleri vardır; mensur şiirde böyle birimler yoktur.

Mensur şiir
19. yüzyılın yarısında Fransa’da doğmuştur. Fransız edebiyatı şairlerinden C. Baudlaire ve S. Mallerme’in mensur şiirleri vardır. Türk Edebiyatında Şinasi’nin Fransız edebiyatından yaptığı çeviriler, mensur şiirin ilk örnekleridir. Mehmet Rauf’un “Siyah İnciler”i, Yakup Kadri’nin “Okun Ucunda, Erenlerin Bağından” adlı yapıtları mensur şiir türünden ürünlerdir.
Tanzimat Edebiyatı döneminde Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in de mensur şiir denemeleri olmuştur.
Mensur şiirin isim babası ve bu türün Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi Halit Ziya Uşaklıgil’dir. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanan “Aşkımın Mezarı” adlı yazısı mensur şiirdir. 1891’de “Mensur Şiirler” ve “Mezardan Sesler” başlığıyla mensur şiirlerini yayımlamıştır.
Servet-i Fünun döneminde mensur şiir türü yaygınlaşır. Halit Ziya’yı Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Celal Sahir, Faik Ali gibi isimler izler.
–              Duygu ve hayallerin düzyazı biçimiyle şiirsel anlatılmasıdır.
–              Bu yazılarda iç ahenk önemlidir. Servet-i Fununcular tarafından kullanılmış, fazla yaygınlaşmamıştır.
“Mensur şiir” düz yazı ile şiirsel, şairane söyleyişin amaçlandığı bir düz yazı türüdür.
– Mensur şiirler başlıkları olan, bağımsız, kısa ve yoğun yazılardır.
– Mensur şiir, şiirdeki arayıştan doğmuştur; ama öncelikle düz yazıdır. Bu metinler bireysel duygulanmaların ortaya konduğu şairane ürünlerdir. Mensur şiirlerde iç ahenk vardır. Tasvir ve çözümlemelere önem verildiği için uzun cümleler tercih edilir. Ünlemlere ve seslenişlere yer verilir.
-Mensur şiirde şairane konular, şairane bir üslupla işlenir.
2. Daha önceki derslerde mensur şiir örneklerine rastlamadık. Tanzimat ikinci dönemde mensur şiir denemeleri yapılmışsa da başarılı olunamamıştır. Mensur şiir örneklerini Servet-i Fünun döneminde görüyoruz.
3. Nisan Gecesi ve Hayat mıdır? adlı metinlerin temasını bulup defterinize yazınız.
Nisan Gecesi şiirinin teması yalnızlık ve karamsarlık,   Hayat mıdır adlı şiirin teması ise fakirliktir.
4.a. . Mensur şiirlerde iç ahenk vardır. Tasvir ve çözümlemelere önem verildiği için uzun cümleler tercih edilir. Ünlemlere ve seslenişlere yer verilir.
-Mensur şiirde şairane konular, şairane bir üslupla işlenir.
b. Her iki türde de ahenk önemlidir. Kelimeler bir ahenk oluşturacak biçimde seçilir ve dizilir.
Her iki türde de şairane, duygusal konular işlenir; temalar benzerdir. Dil ve üslup yönünden benzerlik vardır; dilin doğru ve güzel kullanımı iki türde de önemlidir. Edebi sanatlar her iki türde de kullanılabilir. Şiirde kafiye vardır, mensur şiirde de iç kafiyeler olabilir.
Mensur şiirle şiirin farklı yönleri
Mensur şiirde vezin (ölçü), kafiye, dize (mısra) yoktur. Şiirde dörtlük, beyit, bent gibi nazım birimleri vardır; mensur şiirde böyle birimler yoktur.
5.a…..
    b…..
6.Mensur şiir tam olarak bir şiir özelliği taşımamaktadır. Şiiri oluşturan unsurlardan mısra anlayışını mensur şiirde göremiyoruz.
7. Mensur şiirler bize şiirden daha çok ahenkli bir düz yazı duygusu vermektedir.

2. Etkinlik

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL EDEBİ KİŞİLİĞİ
1. Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk romanları yazan sanatçı olarak kabul edilir.
 2. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye türünün en önemli ismidir.
 3. Eserlerinde realizm akımının etkisi görülür. En ünlü öykülerinden biri olan Kar Yağarken öyküsünde anlattığı ‘realizm’ bunun bir örneğidir.
 4. Dili süslü, sanatlı ve ağırdır. Ancak yine de dili başarıyla kullanır. Alışılmıştan farklı bir cümle düzeni vardır. Romanlarında aydın kişileri anlatır. Romanları, cumhuriyet dönemimde sadeleştirilebilmiştir
Her eser yazarının hayatından izler taşır. Bir eseri değerlendirirken yazarından ayrı düşünmek doğru değildir.

3. Etkinlik
 Yakup Kadri’ye ait metin mensur şiir örneğidir. Çünkü bu metinde şairane bir söyleyiş vardır. İç kafiye kullanılmıştır.

4.Etkinlik

Şiir-Mensur Şiir
Mensur şiirin, şiirle birtakım benzer yönleri 
Her iki türde de ahenk önemlidir. Kelimeler bir ahenk oluşturacak biçimde seçilir ve dizilir.
Her iki türde de şairane, duygusal konular işlenir; temalar benzerdir. Dil ve üslup yönünden benzerlik vardır; dilin doğru ve güzel kullanımı iki türde de önemlidir. Edebi sanatlar her iki türde de kullanılabilir. Şiirde kafiye vardır, mensur şiirde de iç kafiyeler olabilir.
Mensur şiirle şiirin farklı yönleri
Mensur şiirde vezin (ölçü), kafiye, dize (mısra) yoktur. Şiirde dörtlük, beyit, bent gibi nazım birimleri vardır; mensur şiirde böyle birimler yoktur.
                                                           Değerlendirme
1.       Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
***Y
***D
***D
   2. Mensur şiir ……Fransız ……… edebiyatından ……Şinasi’nin…. yaptığı
çevirilerle edebi yatımıza girmiştir.
• Mensur şiirin ilk örnekleri …Tanzimat dönemi.. Dönemi sanatçıları tarafından verilmiştir.
• Duygu, düşünce ve hayalleri, şiirde görülen incelikle ortaya koyan düz yazı türüne …..mensur şiir…… denir.
3.D) Arif Nihat Asya
4. Halit Ziya ………………………..>  Mensur Şiirler
   Cenap Şahabettin…………….> Tâmat
   Mehmet Rauf……………………> Siyah İnciler
  Tevfik Fikret………………………> Rübâb-ı Şikeste
5.Men sur şiirin şiir ve nesirden farklı yönlerini açıklayınız.
Mensur şiirde vezin (ölçü), kafiye, dize (mısra) yoktur. Şiirde dörtlük, beyit, bent gibi nazım birimleri vardır; mensur şiirde böyle birimler yoktur.
sayfa 110.  Olaya dayalı metinler: Görücü 
Hazırlık
1  Hikâye iel roman arasındaki farklar
a. Hikayede olay kısa  roman da ise uzundur.
b. Hikâyede olay tektir, romanda ise birden fazla olay vardır.
c. Hikâyede şahıs kadrosu azdır, romanda ise daha fazla bir şahıs kadrosu vardır.
d. Hikayede mekan dardır romanda ise mekan daha geniştir. Ayrıntılara girilir,
e. Hikayede zaman daha kısa romanda ise uzundur.

2. Bir hikâyeci ve romancı eserini ortaya koyarken nelere dikkat etmelidir?
Yazacağı olay hakkında araştırma yapmalı, gerçeğe uygun olmasına dikkat etmeli,   olay nedir onu tespit etmeli, bu olayı nasıl anlatacağını ortaya koymalı,  şahıs kadrosunu oluştururken gerçeğe uygun olmasına dikkat etmeli,  mekanın  olayla ilgili olmasına dikkat etmeli.
3.Edebiyatımızda anlatmaya bağlı metinlerin tarihi İslamiyet’ten önceki dönemlere dayanır. İlk olarak olaya dayalı metinler olarak destanlar ortay çıkmıştır. İslamiyet’in  kabulü ile mesneviler edebiyatımıza girmiştir.  Daha sonra masallar ve halk hikayeleri edebiyatımızda yerini almıştır. Tanzimat edebiyatı ile Batılı anlamda ilk eserler verilmeye başlanmıştır.
4.Tanzimat döneminde edebiyatımıza Batıdan giren hikâye türü bu dönmede ilk örneklerini çevirilerle vermiştir.  İlk hikaye denemesi olarak Emin Nihat’ın Müsameretname adlı serini görüyoruz. Daha sonra ilk hileye olarak Ahmet Mithat efendinin Letaif-i Rivayet adlı eseri gelir. Bu eser masal özellikleri de taşımaktadır. Daha sonra Recai zade Mahmut Ekrem Küçük Şeyler adlı kısa hikâyelerden oluşan eseri yayınlanır. Batılı anlamda gerçek hikâye örneklerine servet-i Fünun döneminde rastlanır.
1. Bu dönemde evliliklerin görücü usulü yapıldığı anlaşılıyor. Dönemin gazetecilere pek iyi bir gözle bakmadığı anlaşılıyor. Meslek olarak aşağılandığı tespit edilebilir.
Kızların görücülerin önüne çıkıp kız bakmaya gelenlere kendilerini beğendirmeye çalıştıkları , evlenme hususunda çocukların söz sahibi olmadığı işlenmektedir.

1.Etkinlik
d. Seniha’nın, kendisini gelin olmaya hazır hissetmesi
a. Hizmetçinin eve üç görücünün geldiğini duyurması
b. Görücülerin gelmesiyle Seniha’nın telaşlanması
e. Seniha’nın görücüler karşısında yaşadığı ruh hâli
g. Seniha’nın görücülere tepkisi
c. Görücülerin gitmesiyle Seniha’nın rahatlaması
f. Seniha’nın görücüye gelenlerden birine olumlu bakması
ğ. Seniha’nın, annesinin değerlendirmelerine öfkesi
h. 18 yaşına geldiği için Seniha’nın endişelenmesi
j. Yeni görücülerin gelmesiyle Seniha’nın umutlanması
i. Yaşlı birinin Seniha’ya dünürcü olması
ç. Seniha’nın annesinin görücülere olumsuz cevap vermesi
ı. Seniha’nın hayatı kabullenmeye başlaması
k. Seniha’nın annesinin endişeye kapılması
l. Yılların geçmesiyle Seniha’nın hayata küsmesi
m. Son gelen görücülerden umudu olmayan Seniha’nın odayı terk etmesi
2.Görücü adlı hikâyede geçen kişiler:  Seniha, annesi, hizmetçi, aracı komşu kadın, görücüler, gazeteci, zabit,
Şahıslar olayın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamaktadır. Anne, kız, görücü, hizmetçi, görücüler olayın ortaya çıkması için bir uyum oluşturmuşlardır.

2. Etkinlik

Seniha: Utangaç, çekingen bir kız. Hayattan kendisi için beklentileri var. Hayalinde yakışıklı ve soylu bir koca, mutlu bir evlilik var.

Seniha’nın annesi: Kızını çok seven, koruyan, gözün­den bile sakınan bir kadın. Bu koruyucu tavrı yüzünden, farkında olmadan kızının evde kalmasına neden olmuş­tur. Günümüzde bu tür anneleri sıkça görmekteyiz.

Görücüler: Kızın kusurlu bir yönü var mı diye dikkatle bakan, bakışlarıyla rahatsız eden ve genellikle orta yaş üzerindeki kadınlar. Seniha’nın duygu ve düşüncelerini en çok etkileyen kişilerdir.

Baba: Baba o dönemin sosyal özelliğine bağlı olarak görücü konusunda pek devreye girmez. Görücüler kızı beğenirlerse baba da erkek tarafını ve damat adayını sorup soruşturacak ve kararını verecektir. Bu kurallar günümüzde de birçok ailede uygulanmaktadır.
 Hizmetçi: O günün aile yapısında var olan bir unsur. Hakkında pek bilgi yok.  Seniha’ya görücülerin geldiğini haber veren kişi.
3.Görücü adlı hikayede kronolojik zaman kullanılmıştır. Seniha’nın 14 yaşından  26 yaşına kadar olan dönemi ele anlamıştır. Hikayede geçen olay ile yaşandığın dönem aynıdır.
4.Tanzimat döneminde edebiyatımıza Batıdan giren hikâye türü bu dönmede ilk örneklerini çevirilerle vermiştir.  İlk hikaye denemesi olarak Emin Nihat’ın Müsameretname adlı serini görüyoruz. Daha sonra ilk hileye olarak Ahmet Mithat efendinin Letaif-i Rivayet adlı eseri gelir. Bu eser masal özellikleri de taşımaktadır. Daha sonra Recai zade Mahmut Ekrem Küçük Şeyler adlı kısa hikâyelerden oluşan eseri yayınlanır. Batılı anlamda gerçek hikâye örneklerine servet-i Fünun döneminde rastlanır.
1. Bu dönemde evliliklerin görücü usulü yapıldığı anlaşılıyor. Dönemin gazetecilere pek iyi bir gözle bakmadığı anlaşılıyor. Meslek olarak aşağılandığı tespit edilebilir.
Kızların görücülerin önüne çıkıp kız bakmaya gelenlere kendilerini beğendirmeye çalıştıkları , evlenme hususunda çocukların söz sahibi olmadığı işlenmektedir.

1.Etkinlik
d. Seniha’nın, kendisini gelin olmaya hazır hissetmesi
a. Hizmetçinin eve üç görücünün geldiğini duyurması
b. Görücülerin gelmesiyle Seniha’nın telaşlanması
e. Seniha’nın görücüler karşısında yaşadığı ruh hâli
g. Seniha’nın görücülere tepkisi
c. Görücülerin gitmesiyle Seniha’nın rahatlaması
f. Seniha’nın görücüye gelenlerden birine olumlu bakması
ğ. Seniha’nın, annesinin değerlendirmelerine öfkesi
h. 18 yaşına geldiği için Seniha’nın endişelenmesi
j. Yeni görücülerin gelmesiyle Seniha’nın umutlanması
i. Yaşlı birinin Seniha’ya dünürcü olması
ç. Seniha’nın annesinin görücülere olumsuz cevap vermesi
ı. Seniha’nın hayatı kabullenmeye başlaması
k. Seniha’nın annesinin endişeye kapılması
l. Yılların geçmesiyle Seniha’nın hayata küsmesi
m. Son gelen görücülerden umudu olmayan Seniha’nın odayı terk etmesi
2.Görücü adlı hikâyede geçen kişiler:  Seniha, annesi, hizmetçi, aracı komşu kadın, görücüler, gazeteci, zabit,
Şahıslar olayın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamaktadır. Anne, kız, görücü, hizmetçi, görücüler olayın ortaya çıkması için bir uyum oluşturmuşlardır.

2. Etkinlik
Seniha: Utangaç, çekingen bir kız. Hayattan kendisi için beklentileri var. Hayalinde yakışıklı ve soylu bir koca, mutlu bir evlilik var.
Seniha’nın annesi: Kızını çok seven, koruyan, gözün­den bile sakınan bir kadın. Bu koruyucu tavrı yüzünden, farkında olmadan kızının evde kalmasına neden olmuş­tur. Günümüzde bu tür anneleri sıkça görmekteyiz.
Görücüler: Kızın kusurlu bir yönü var mı diye dikkatle bakan, bakışlarıyla rahatsız eden ve genellikle orta yaş üzerindeki kadınlar. Seniha’nın duygu ve düşüncelerini en çok etkileyen kişilerdir.
Baba: Baba o dönemin sosyal özelliğine bağlı olarak görücü konusunda pek devreye girmez. Görücüler kızı beğenirlerse baba da erkek tarafını ve damat adayını sorup soruşturacak ve kararını verecektir. Bu kurallar günümüzde de birçok ailede uygulanmaktadır.
 Hizmetçi: O günün aile yapısında var olan bir unsur. Hakkında pek bilgi yok.  Seniha’ya görücülerin geldiğini haber veren kişi.
3.Görücü adlı hikayede kronolojik zaman kullanılmıştır. Seniha’nın 14 yaşından  26 yaşına kadar olan dönemi ele anlanmıştır. Hikâyede geçen olay ile yaşandığın dönem aynıdır.
4. Görücü adlı hikayede mekan evdir. Olay bir evin konukları ağırladı bölümü olarak geçiyor. İçerde bir sandalye var. Görücüye çıkan kız bu sandalyeye oturuyor. Gelen misafirler de karşısına oturuyor.
5. Görücü adlı hikâyede temel çatışma Seniha’nın görücü usulü evlenip evlenemeyeceği tezi . Burada görücü usulü evliliğin yanlışlığı vurgulanıyor.
6. Hikayenin teması: Evlilikte çocukların da görüşünün alınması gerektiği. Görücü usulü evliliğin yanlışlığı
3. Etkinlik
Yapıyı oluşturan unsurlar: Olay, kişi, zaman, mekan. Bu unsurlar olayın ortay konmasında olmazsa olmaz unsurlardır. Tema bu unsurlar üzerinden somutlaştırılır. Gözle görünür hale getirilir.
Hikaye Seniha adlı 14 yaşındaki bir kızın görücüler önüne çıkmasını ve 26 yaşına kadar bu olayın tekrar etmesini anlatıyor.
Bir olay anlatılırken yapıyı oluşturan unsurlar arasında bir uyum olması gerekir. Bunlardan biri olmazsa olay ortay konamaz. Olayın yaşanması için kişilerin olması, kişilerin olayı yaşaması için bir mekana ve olayın yaşandığı bir zamana ihtiyaç vardır.  Kısacası hem kişiler hem mekan, hem zaman olaya uygun olmalıdır.
7. Hikayede insan özgü bir gerçeklik olan evlilik konusu işlenmiş. Gerçek hayatta var volan bir olgu ortaya konmuş. Görücü usulü evlilik toplumsal bir gerçekliktir. Bu Seniha adlı kurmaca bir kız üzerinden verilmiş.
8. Hikâyenin anlatıcısı 3. Tekil şahıs anlatıcıdır. İlahi bakış açısı anlatıcı kullanılmış. Validesinin endişeleri dile getirilmiş bu gözlemci bakış açısında olmaz.  Seniha’nın dalıp gitmeleri neler düşündüğü ifade edilmiş bütün bunlar hakim bakış açısının özellikleridir.
4. Etkinlik
Hikayede tasvirler daha çok soyut kavramlar üzerinden izlenimci, bir yaklaşımla verilmiş. Düşüncelerin somutlaştırılmasına çalışılmış. Yazar burada sözcükleri benzetmeler yoluyla renklendirmiş. Anlatıma canlılık kazandırmıştır.
5.etkinlik
Hikâye Türleri

1. Olay öyküsü
Bu tarz öykülere “klasik vak’a öyküsü” de denir.
Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.
Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.
Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde gi-derilir.
Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.
Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Ayrıca Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Talip Apaydın da olay türü öykücülüğünün temsilcileri arasındadır.
2. Durum öyküsü
Bu tarz öykülere “modern öykü” de denir.
Her hikâye olaya dayanmaz.
Bu tür öykülerde merak öğesi ikinci plandadır.
Yazar, bu öykülerde okuyucuyu sarsan, çarpan, heyecana getiren bir anlatım sergilemez. Onun yerine günlük hayattan bir kesit sunar veya bir insanlık durumunu anlatır.
Bu öykülerde kişisel ve sosyal düşünceler, duygu ve hayaller ön plana çıkar.
Durum öyküsü ünlü Rus edebiyatçı Anton Çehov tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Çehov tarzı öykü” de denir. Bu tarz öykünün Türk edebiyatındaki temsilcileri: Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal.
Bu hikaye olay hikayesine bir örnektir. Servet-i Fünun dönemi hikâye geleneğine göre yazılmıştır.  Hikaye bir olay üzerine kurulmuştur. Kronolojik bir zaman sıralaması uygulanmış, serim düğüm, çözüm bölümlerinden oluşmaktadır.
9. Hikayede Seniha adlı genç bir kızın görücü usulü evlendirilmek istemesi konu edinilmiştir.
Burada kızın düşüncesi sorulmadan evlilik görüşmeleri yapılmış aileler arası görüşmeler hep kendi istekleri ve arzuları doğrultusunda reddedilmişidir. Olması gereken ise evlenecek çocukların görüşleri alınmalı ilk önce onlar arsında mutabakat sağlanmalıydı.
10  Biçim ve öz bakımından Ahmed Mithad etkisi görülen ilk romanı “Nadide” 1981’de basıldı.
İkinci romanı “Hayal İçinde”de gerçekçi bir yaklaşım temelinde ruhsal çözümlemelere yer verdi. Öykülerinde İstanbul’da yaşayan azınlıkları, seçkin kişileri anlattı.
 Servet-i Fünun dergisinin yanında, Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi’nin kurulmasını sağladı.
Hikaye ve romanlarında Realizm akının etkisi görülür.

2013-2014 11. Sınıf Edebiyat Kitabı Cevapları- Yıldırım Yayınları- Servet-i Fünun Edebiyatında Olaya Dayalı Metinler- Sümbül Kokusu sayfa 116-121
SAYFA 115-  OLAYA DAYALI METİNLER- SÜMBÜL KOKUSU
1.Hikayenin yazıldığı dönemde ülkenin işgal  edilmeye çalışıldığı büyük bir savaşın yaşandığı bir dönem var. Bu hikayede de bu konu işlenmiş.  Dini duyguların işendiği ramazan ayında teravihe gidildiği bilgilerini görüyoruz. Yine Mili duygulardan bahsedilerek milli  değerler  öne çıkarılmış.
Öğrencilerin savaşa gitmelerinin  ertelendiği  bilgisi var. Bütün bunlar dönemin sosyal ve siyasi yapısını yansıtan ifadelerdir.

6.Etkinlik
Olay örgüsü:
·           Hüseyin Arif’in Macaristan’da odasında gazetede Çanakkale savaşı ile ilgili bir yazı okuması
·          İstanbul’un içinde bulunduğu durumu hayal etmesi
·            Mehmed Siyâvuş’un onu ziyarete gelmesi
·          Sümbülü koklayınca sümbül kokusunun  İstanbul’u  hatırlatması
·         Çanakkale’ye gidip savaşma kararı almaları
·         İstanbul’a gitmek için eşyalarını satmaları
·         Pasaportlarını vize ettirmek için şehbenderhaneye gidince öğrencilerin askerliğinin tecil edildiğini öğrenmeleri

Şahıs kadrosu: HüseyinArif, Mehmet Siyavuş,  Katip,  bir gazeteci
Hüseyin Arif: Macaristan’nın Budapeşte şehrinde  Darülfünunu Tabiiyat Şûbesinde okuyan bir öğrencidir. Vatan sever biridir. uzun, siyah kirpikleri vardır. Ninesi ve ablası İstanbul’dadır.
Mehmet Siyavuş:  Hüseyin Arifin arkadaşıdır. O da  öğrencidir. Vatansever biridir. İstanbulludur.
Katip: soğuk biri. Şehbenderhanede ( konsoloslukta) çalışıyor.
Gazeteci:  Hakkında bilgi yok.
2.Hikaye Maacristanın Budapeşte şehrinde küçük, dar fakirane bir odadır. Odada bir masa vardır. Masanın üzerinde bir rovelver durmaktadır.
a.Mekan gerçeklik duygusu uyandırıyor. Küçük, dar bir öğrenci odası günlük hayatta karşılaşılabilecek bir oaddır.
b. Hikayenin yazıldığı dönemle yaşandığı dönem  aynı zaman dilimidir. Osmanlının son dönemleridir. Birinci Dünya savaşının yaşandığı yıllardır.

8. Etkinlik
Mekan: ev,  zaman: Birinci Dünya Savaşın yılları,  olay: Hüseyin Arif’in savaşa katılmak için karar vermesi, Kişiler: Hüseyin Arif, Mehmet Siyavuş, Bir gazeteci, katip. 
***Hikayede yapıyı oluşturan unsurlar arsında bir uyumdan söz edilebilir. Hem kişiler hem mekan hem de zaman olayın yapısı ile uyumludur.
***Yapıyı oluşturan unsurlardan biri değiştirildiği zaman bir uyumdan söz edilemez.
3.a.Hikayedeki temel çatışma:  Vatan için fedakarlık yapma.
   b.Tema: vatan sevgisi.
4.hikayede insana özgü gerçeklik gerçek yaşama uygun ele alınmış. Hikayede geçen olay günlük yaşamda karşılaşabileceğimiz bir olaydır.
5.Hikayede yazarın bakış açısı ilahi anlatıcı bakış açısıdır. Yazar kahramanın hayaline yer evriyor.
Örnek metinler:
“Her satır bir hançer, her nokta bir kurşun gibi beynine saplanıyordu.”
“Şimdi vatanı, İstanbul bütün camileriyle, saraylarıyle mavi göğü, mavi deniziyle, saz benizli narin kadınlarıyle, ince uzun boy lu sinirli gençleriyle, ağır ve me’yus yürüyüşlü ihtiyarlarıyle gözünün önüne geliyorlar…”
6.Hikayede bazı bölümlerde şiirimsi bir anlatım havası vardır. İçten samimi bir dil kullanılmıştır. Teşbihlerle söz sanatlarıyla anlatım zenginleştirilmiştir.
6.a. bu hikâye servet-i fünun hikâye geleneğine göre yazılmıştır.
b.Olay hikâyesidir.
 Olay öyküsü
·         Bu tarz öykülere “klasik vak’a öyküsü” de denir.
·         Bu tür öykülerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır.
·         Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır.
·         Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir, düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde gi-derilir.
·         Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant (Guy dö Mopasan) tarafından geliştirildiği için bu tür öykülere “Maupassant tarzı öykü” de denir.
·         Türk edebiyatında bu tarz öykücülüğün en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin’dir. Ayrıca Refik  Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Talip Apaydın da olay türü öykücülüğünün temsilcileri arasındadır.
7. Hikâyede geçen konu ve olaylara her zaman rastlamak mümkündür. Vatanı için elinde ne varsa satıp cepheye gitme için harekete geçen bir genç konu edinilmiştir. Bu günlük yaşamda karşılaşılabilecek bir durumdur.
10. Etkinlik
* Turancılık akımının etkisinde kalmıştır.
* Sade bir dil kullanmıştır. Sanatlı bir anlatımı var.
* Edebiyata Servet-i Fünun edebiyatı ile başlamış daha sonra milli edebiyat akımının etkisinde kalmıştır.
*** Her edebi eser yazarının sanat anlayışından dünya görüşünden izler taşır. Bu yüzden sanat eserini sanatçıdan ayrı düşünmek doğru olmaz.
12. Etkinlik
*** Her iki hikaye de olay hikayesidir.
*** Her iki hikâyede de yapıyı oluşturan unsurlar aynıdır. Olay, zaman, mekan ve kişiler.
*** Her iki hikayede serim, düğüm, çözüm bölümlerinden oluşmaktadır.
*** Görücü adlı hikâyede tema görücü usulü evlilik, Sümbül Kokusu adlı hikâyede tema vatan sevgisidir.
*** Her iki hikâye de Servet-i Fünun hikâyeciliğini özelliklerini yansıtmaktadır.
13. Etkinlik
*** “Mai Yalı” adlı hikâyesinden alınan bölüm sonuç bölümüdür.
***
                                                           UYGULAMA
Servet-i Fünûn’un küçük hikâyesi daha çok Sami Paşazade Sezaî’nin ulaştığı merhaleden harekete geçmiş durumdadır. Servet-i Fünûn yazarlarının kitaplar dolusu küçük hikâyeler yazmaları çok önemlidir Bu yazarların yaşadıkları çağlar Türkiye’de küçük hikâye edebiyatının altın devri sayılır. Küçük hikâyenin yazarlar ve okuyanlar arasında gördüğü rağbet Servet-i Fünûn’dan sonra da yeni birtakım küçük hikâyecilerin yetişmesini sağlamıştır.
                                                            Değerlendirme
1.       Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
D
Y
D
Y
2. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun biçimde doldurunuz.
• Servetifünun Dönemi hikâyelerinde ….sanatlı bir ……. dil kullanılmıştır.
• Servetifünun Dönemi hikâyelerindeki kişiler, devrin ….sosyal ve siyasal.. gerçekliğine uygun olarak ortaya konmuştur.
3.E
4.A Cenap Şahabettin
5. ***Servet- i Fünun hikayesinde önceki dönemlere göre dil biraz daha süslü ve sanatlıdır.   
   ***   Toplumsal temalardan bir kaçış gözlemlenmektedir.
  *** Teknik bakımdan daha gelişmiştir. Realizm akınının etkileri görülür.
  *** tasvire önem verilmiştir.

4.b. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler (Roman)
1.Hikâye ile Roman Arasındaki Farklar
•             Hikâye anlatım olarak romana benzer; ama aslında onun romandan çok farklı yanları vardır:
•             Hikâye türü, romandan daha kısadır.
•             Hikâyede temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.
•             Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.
•             Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romanlarda ise kahramanlar ayrıntılı bir biçimde, hemen her yönüyle tanıtılır. Romandan farklı olarak hikâyede kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.
•             Öyküde, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.
•             Hikâyeler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağır ve sanatlıdır
 2.Size kalmış. Macera, polisiye, aşk, vampir….

3.Bir roman kahramanı  ait olduğu dönemin sosyal, siyasi, kültürel özelliklerini yansıtır. Çünkü  yazar daha çok gördüğü şeyden yola çıkarak eserlerini ortaya koyar.  Bunda da yaşadığı dönem etkili olacaktır.
4.Romanda yapı:

Romanın Öğeleri
Roman dört temel öğeden oluşur. Romanın kurgusunu oluşturan dört temel unsur “yer, zaman, olaylar zinciri ve şahıs kadrosu”dur. Bazı romanlarda bunlara “fikir” unsuru da eklenir.
a- Kişi (Kahramanlar):
Romanların çoğunda geniş bir şahıs kadrosu vardır. Romanda başkarakter ve yardımcı karakterler bulunur. Romanda şahıslar ayrıntılı olarak tanıtılır. Roman kahramanının yaşamı, geniş bir zaman çerçevesi içinde baştan sona anlatılır. Roman kişileri “tip” ve “karakter” olarak karşımıza çıkar.
Tip: Belli bir sınıfı ya da belli bir insan eğilimini temsil eden kişidir. Tip evrenseldir, genel özelliklere sahiptir. Tipler “sevecen tip, alıngan tip, kıskanç tip, sosyal tip” gibi, bireysel olmaktan çok; başkalarında da bulunan ortak özellikler taşıyan ve bu özellikleri en belirgin şekilde temsil eden şahıs veya şahıs grubudur.
Karakter: Romanda olumlu, olumsuz yönleri ile verilen, belirli bir tip özelliği göstermeyen kişilerdir. Karakter, kendine özgüdür. Karakterler genel temsil özelliği göstermez. Karakterler, birden fazla özelliği belirlenmiş tipik olan birkaç özelliği ile insanın iç çatışmaları ve çıkmazlarını verme görevini yüklenmiş roman şahıslarıdır. Karakterler çok yönlü olup, değişkenliğe sahip kişiler oldukları için bunlara “yuvarlak roman kişisi” de denmektedir.
b- Olay:
Romanlar, temel bir olay etrafında gelişen ve iç içe geçmiş çok sayıda olaydan oluşur. Romanda anlatılan olaylar hayattan alınabileceği gibi, tarihten, anılardan, okunan kitaplardan ve masallardan da alınabilir. Önemli olan, konunun gerçeğe uygun olmasıdır. Romanda olaylar her yönüyle ayrıntılı olarak işlenir. Her olay bir nedene bağlanır. Böylece okuyucu, romanın içine çekilir.
c- Çevre (Yer):
Romanlardaki kişilerin yaşadığı, olayların geçtiği yerdir çevre. İnsanlar gibi, roman kişileri de belli bir çevrede yaşar. Bu çevre, okuyucuya betimleme yoluyla anlatılır. Romanda olayların geçtiği ve kişilerin yaşadığı yerler, çevre ve diğer mekânlar çok ayrıntılı şekilde verilir.
d- Zaman:
Romanlarda zaman kavramı belirgindir. Olay veya olaylar belirli bir zaman diliminde yaşanır. Romanlarda fiiller genellikle “-dili geçmiş zaman” kipinde kullanılır. Klasik romanda zaman “geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman” olmak üzere üç dilimde verilir. Çağdaş romanda bu anlayış etkin değildir. İnsanın hatırlama yeteneğinden yararlanılarak zamanlar arası geçiş yapılır. İç içe değişik zaman dilimlerinden söz edilebilir. Birkaç zaman bir arada kullanılabilir. Şuur akışı tekniğiyle geriye dönüşler veya ileriye gidişler olabilir.
e- Fikir:
Çoğu romanın fikirsel bir yönü de vardır. Romandaki olayların, durumların ve davranışların nedenleri araştırılır; kişilerin psikolojik tahlilleri yapılır ve olayların sonuçları üzerinde durulursa romanın ana düşüncesi ve yardımcı düşünceleri belirlenebilir.
Sayfa 126
1. Servet-i Fünun Döneminde Sosyal ve Siyasi ve Kültürel Ortam
Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecine girdiği yıllarda Avrupa’daki yenilikler göze çarpmaktadır. Avrupa’da yaşanan yenilikler zamanla dünyada hızla yayılmaya başlamıştır. Diğer devletleri etkileyen bu değişimler Osmanlı Devleti’ni de etkilemiştir. II. Abdülhamit döneminde yenilikleri kabullenmek istemeyen kesimin çoğunlukta olmasından dolayı istibdat dönemi yaşanmıştır. I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Tanzimat Fermanı ile Osmanlı toplumunda yenileşme hareketleri hız kazanmıştır. II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkan çatışma sosyal, siyasi ve sanat hayatını büyük ölçüde etkilemiştir.
 Servet-i Fünun edebiyatı, istibdat döneminin yoğun olarak yaşandığı dönemde gelişmiştir. Çağdaş yaşamdan yana olanlar ve Tanzimat döneminde hürriyetçi fikirleri benimseyenler bu baskı döneminden rahatsız olmuş. Bunun sonucu olarak da Servet-i Fünun edebiyatı meydana gelmiştir.
Servet-i Fünun’un ortaya çıkışını sağlayan nedenler ise, Abdülhamit döneminin sosyal ve siyasi etkileri, Tanzimat devri II. dönem şairlerinin oluşturduğu geniş doğa ve duygu betimlemeleri, Recaizade Mahmut Ekrem’in şiir ve edebiyat hakkındaki yeni fikirleri, 1876-1895 yılları arasında faaliyet gösteren sanatçıların geniş tercüme faaliyetleri, eski ve yeni edebiyat taraftarları arasındaki romantizm-realizm tartışmalarıdır.

1.Etkinlik
Aşk-ı Memnu romanının olay örgüsü:
– Adnan Bey’in eşinin bir süre önce ölmesiyle şimdiki hayatlarının anlatılması.
– Adnan Bey’in Göksu’da sandal gezintisi yapması ve Firdevs Hanım’la tanışması
– Adnan Bey’in Bihter ile evlenmesi
– Bihter’in konağa gelişiyle yeni bir düzenin konakta başlaması.
– Nihal’in Behlül ile Bihter’in konuşmalarını duyup aralarındaki ilişkiyi öğrenmesi.
– Beşir’in bütün olup biteni Adnan Bey’e anlatması.
– Bihter’in intihar etmesi.
– Adnan Bey ve Nihal’in yeniden baş başa kalması.
Olay örgüsünü oluşturan parçalar, romanın teması etrafında bir araya getirilmiş ve birbirini tetikleyen parçalar olarak kurgulanmıştır
*** Olay bile olay örgüsü arasındaki fark: olay bir bütündür. Ana yapıyı oluşturur. Olay örgüsü ise bu yapını parçalarını oluşturur. Kısacası olay örgüsü ana olayı ortaya koyan yapıdır.
***Olay örgüsü ile olay zinciri arasındaki fark.  Olay zinciri daha çok öğretici metinlerde olayın bir sıra halinde verilişidir. Olay örgüsü ise  anlatmaya bağlı edebi metinlerde olayın bölümlerini oluşturur.
2.a.  kitapta verilen bölümler sonuç bölümü ile bu bölüme yakın kısımlardır.
b. Olay örgüsü metnin temasının somutlaştırılmış halidir. Tema konu ve yapıyı oluşturan unsurlar ( kişi, zaman, mekan) vasıtasıyla somutlaştırılır.
3. Okunan metne bütünlük kazandıran olay:
– Nihal’in Behlül ile Bihter’in konuşmalarını duyup aralarındaki ilişkiyi öğrenmesi
– Bihter’in intihar etmesi.
Metne bütünlük kazandıran olayın, romanın olay örgüsündeki yeri: olayın sonuç bölümlerini oluşturmaktadır.

2.Etkinlik
*  Olay örgüsünde kişilerin işlevi olayın ortaya konmasında rol almış olmalarıdır.
Olay yasak aşktır. Burada  Behlül ile Bihter bu yasak aşkı somutlaştıran unsurlardır.
·         Madam Bovary romanındaki Emma karakteri ile Bihter benzerlik göstermektedir.  Madam Bovary aşkta heyecan aramaktadır. Kocası ise kendini işe vermiştir. Burada Charles Bovary’i karakteri ile Adnan Bey karakteri de benzerlik gösterir.
·          Her iki roman da hem kurgun hem de kişiler bakımından birbiri ile benzer özellikler taşımaktadır.

3.Etkinlik
***Romanda geçen tiplere romanın yazıldığı dönemde rastlamak mümkündür. Osmanlının son dönemlerinde Avrupai tarz yaşam anlayışı hakim olmuş, sosyete denilen bir topluluk oluşmuştur.
***Günümüzde de basın yayın yoluyla bu tür ilişkilerin varlığı sık sık dile getirilmektedir. Her ne kadar yakın çevremizde bu tipleri görmesek de toplumda bu tür ilişkilerin varlığı inkar edilemez.
Daha yakın bir zamanda televizyonda bir habere konu olan olay bunu açıkça gösteriyordu. Eşini amcasının oğlu ile ilişkisi var diye hapishane ziyaretinden dönerken silahla  öldürdü.
4.Etkinlik
A,b,c.: *** roman kahramanları birer tiptir.  Belirli yönleri ön palan çıkmıştır.
Adnan Bey: Hali vakti yerinde, kırk beş yaşlarında bir İstanbul beyefendisidir. Eşinin ölümü üzerine Bihter ile evlenmiş ve konağındaki yaşamına devam etmiştir.
Bihter: Hafif meşrepliği ile tanınan Melih Bey Takımı’nın bir üyesi ve Firdevs Hanım’ın kızıdır. Sadık kalacağı zengin bir koca bulmak ve mutlu bir yaşam kurmak arzusuyla Adnan Bey ile evlenir. Fakat ona sadık kalamayarak Behlül ile bir aşk-ı memnu(yasak aşk) yaşar.
 Nihal: Adnan Bey’in masum ve meleksi bir portre olarak sunulan, genç kızlık dönemine girişinden Behlül ile nişanlanmasına kadar hayatı hep başkalarının kararı ile yönlendirilen bir kızdır.
Behlül: Adnan Bey’in yeğeni olan ve konağa rahatlıkla girip, çıkabilen, Nihal ile nişanlanıp Bihter ile yasak bir aşk yaşayan, Beyoğlu’nun sorumluluk gerektirmeyen günübirlik ilişkilerinden geri kalmayan pragmatik birisidir.
 Beşir: Adnan Bey’in konağında çalışan ve yaşanan yasak ilişkiye ve Nihal’in acıklı durumuna dayanamayıp her şeyi Adnan Bey’e anlatan zenci köledir.
Matmazel  De Courton: Evlenmek için geç kalan, yaşı ilerlemiş yabancı uyruklu bir kadındır. İffet ve namusunu korumak için İstanbul’a gelen namuslu bir kadındır. Nihal’in annesiz kalışı onun annelik özlemini ortaya çıkarır. Onun da gönlünde bir annelik hevesi vardır. Nihal bu boşluğu doldurur. Beyoğlu’nun seçkin ailelerinden bir Rum ailesine mürebbiye olarak gelmiştir. Adnan Bey’in yalısı ise  mürebbiyelik hayatının ikinci dönemidir.
Peyker: Kısa, kılsız kaşlı, kumral, geniş omuzlu, dolgun vücutlu bir kadındır. Yirmi beş yaşındadır. Babasına benzemektedir. Kocasına sadık iffetli bir kadındır. Behlül ona sarkıntılık eder; fakat namuslu Peyker, Behlül’ün asılmalarına aldırış etmez. Firdevs Hanım’ın büyük kızıdır. Evli bir çocuk annesidir.
Bülend: Tombul, al yanaklı, ince kumral saçlı sevimli bir oğlandır. Hiçbir şeyden haberi yoktur. Oyuncağına meraklıdır. Dağınık bir çocuktur. Adnan Bey’in küçük oğludur. Yatılı okula verilmiştir. Annesi ölmüştür. Üvey annesi Bihter ile arası iyidir. Ablasını çok sevmektedir.
Nihat Bey:  Peyker’in eşi. İstanbul’un üst tabaka yaşamına dahil olmak için Peyker’le evlenmiştir. Evliliklerinden Feridun adlı bir oğulları olmuştur, iki yıl sonra da ikinci çocukları dünyaya gelmiştir.
Şakire Hanım: Adnan Bey’in yalısının aşçısı.
Şayeste: Adnan Bey’in yalısında başkalfa.Uşak Süleyman Efendi ile evlenmiştir. Bu evlilikten Cemile adlı bir kızları olmuştur.
Nesrin: Adnan Bey’in yalısında hizmetçi.
Katiya: Firdevs Hanım’ın hizmetçisi.
Ç. Günümüzde sosyal hayatta bu kişilere rastlanabilir.

5. Etkinlik
Destan , masal ve mesnevi yapıyım oluşturan unsurlar bakımından  bu romanla ortak özellikler gösterir.   Destandaki mekan ile romandaki mekan arasında gerçeklik bakımından benzerlik vardır.  Masaldaki mekan ile romandaki mekân farklıdır. Masaldaki mekan var olan bir mekandan ziyade  olağanüstülüklerin olduğu bir mekandır. Yine zaman bakımından da masal diğerlerinden ayrılır.
Anlatım açısından ise  masalda miş’li geçmiş zaman kullanılır. Romanda ise hikaye bileşik zamanı ağırlıklıdır. Mesnevi de ise manzum anlatım esastır. Bu yönüyle diğerlerinden ayrılır.
4.Okunanbölümde Nihal Behlül ile Bihter arasındaki ilişkiyi öğrenir. Bihter yasak aşkının öğrenilmesi sebebiyle ölmekten başka çare bulamaz.  Burada kişiler olayın somutlaştırılmasında bir unsur olarak karşımıza çıkar.
5.Yukarıdaki bölümler kendi içinde bir bütünlük oluşturmaktadır. Roman  kendi  içinde bütünlük arz eden birçok bölümün birleşmesinden oluşur.  
6. Etkinlik

Metnin teması: yasak aşktır. Bu tema romanda yaşanan yasak aşkın insan hayatları üzerindeki etkisi üzerinden anlatılmıştır. Romandaki bu tema, romanın yazıldığı Servet-i Fünun Dönemi edebiyatçılarının benimsediği “sanat, sanat içindir” anlayışıyla örtüşmektedir. Çünkü bu anlayış bireyselliği beraberinde getirir. Kendisinden önceki Tanzimat Döneminin aksine toplum sorunlarına eğilmek yerine bireysel duyuş, düşünüş ve zevk baz alındığı için böyle bir tema seçilmiştir. Servet-i Fünun romanlarında sosyal çevre, aile ile sınırlandırılarak toplum yerine aile fertleri arasındaki olaylar anlatılmıştır. Servet-i Fünun’un bütün romanlarında “aşk, kötümserlik ve kaçış” üç ana unsur olarak karşımıza çıkar. Aşk-ı Memnu romanının teması da bu bakımdan romanın yazıldığı dönemin özelliklerine uyar.
6.a.Eser temayı yansıtıyor.
  b. Eserin adı ile teması aynıdır. Zaten başlık temanın bir veya birkaç sözcükle anlatımıdır.
  c. Eserde işlene tema insan özgü bir  gerçekliği dile getirmektedir. Aşk insan unsuru ile ilgili bir kavramdır. Burada yaşanan yasak aşk toplum yaşamının kabul etmediği bir anlayıştır.
7. Tanzimat’la başlayan Batılı yaşam   anlayışı toplumuzdaki ahlaki değerlerde değişimi de beraberinde getirmiştir. Ahlaki yaşamda meydana gelen bu değişim Osmanlı toplumunu derinden etkilemiş, aile yapısında yıkımlara sebep olmuştur. Osmanlı toplumunda sokağa ve eğlence mekanlarına pek çıkmayan kadın tipi gitmiş yerine eğlencelerin baş konuğu olan, çeşitli etkinliklerde karşılaştığı erkeklere kur yapan bir kadın modeli gelmiştir.
Bugünkü toplum Batılı yaşam tarzını devam ettiren bir toplum görüntüsü vermektedir.  
7. Etkinlik
Yasak aşk teması toplumda o dönemde nasıl kötü karşılanıyorsa bu dönemde de öyle karşılanmakta ihanete hoşgörü ile bakılmamaktadır. Günümüzde de birçok roman bu temayı işlemiştir. Romanlar toplumun aynası durumundadır. İnsanı hedef alır ve yansıtır.
8. İlahi bakış açısı anlatıcı kullanılmıştır. Anlatıcı olayı dışarıdan izleyen biridir. Olaya müdahale etmez. 3. Şahıs anlatım kullanılmıştır.
9. Halit Ziya Uşaklıgil, diğer romanlarında olduğu gibi Aşk-ı Memnu’da da ağır bir Osmanlıca kullanır. Ağır bir dil ve üslup kullanımı, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki ana edebiyat akımı olan Servet-i Fünûn dönemi Türk edebiyatının genel özelliklerindendir. Halit Ziya Uşaklıgil, bu dönemin diğer yazarları gibi, günlük hayatta kullanılmayan ya da nadiren kullanılan Arapça ve Farsça kelimelere Aşk-ı Memnu’da sıkça yer verir, bu bakımdan romanın kelime haznesini şiirlerin kelime haznesine yaklaştırır. Çok belirgin olmasa da, Fransızca sözdiziminin kimi özellikleri de romanda kullanılmıştır.
9. romandaki olayla metnin yazıldığı dönem aynıdır. Gerçek yaşamdan alınan bir olay işlenmiştir.  Gerçeklik yönünden bakıldığı zaman olayın gerçeğe uygun olduğu görülür.
8. Etkinlik
Eser servet-i Fünun dönemi anlatmaya bağlı metinlerden roman geleneğine göre yazılmıştır. Eser  hem tema, hem dil ve anlatım hem de gerçeklik bakımından dönemin özelliklerini yansıtmakladır.
9. Etkinlik
Tanzimat romanında toplumsal temalara ağırlık verilmişken Servet- Fünun romanında ise bireysel temalara ağırlık verilmiştir. Tanzimat romanında dil servet-i Fünun romanına göre daha sadedir.
Servet-i Fünun romanı teknik bakımdan Tanzimat romanına göre daha gelişmiştir. Batılı roman anlayışını daha iyi yansıtmaktadır.
10. Aşk-ı Memnu romanı servet-i Fünun edebiyatını en iyi yansıtan romanlardandır. Batı tarzı roman anlayışını teşkil etmesi bakımından edebiyatımızda önemli bir yeri vardır.
11. Halit Ziya Uşaklıgil Edebi kişiliği
a. Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk romanları yazan sanatçı olarak kabul edilir.
b. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye türünün en önemli ismidir.
 c. Eserlerinde realizm akımının etkisi görülür. En ünlü öykülerinden biri olan Kar Yağarken öyküsünde anlattığı ‘realizm’ bunun bir örneğidir.
d. Dili süslü, sanatlı ve ağırdır. Ancak yine de dili başarıyla kullanır. Alışılmıştan farklı bir cümle düzeni vardır. Romanlarında aydın kişileri anlatır. Romanları, cumhuriyet dönemimde sadeleştirilebilmiştir
e. “Mai ve Siyah” romanındaki Ahmet Cemil karakteri Servet-i Fünun sanatçısını temsil eder. Ruh tahlillerine önem verir. Kahramanları yaşadıkları çevreye uygun olarak anlatır. Romanlarında yalnız İstanbul’u anlatan sanatçı, hikâyelerinde Anadolu ve köy hayatına, kasabalardaki yaşayışa yer vererek İstanbul dışına çıkmıştır.
                                                                
                              Değerlendirme
1.Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
D
D
Y
D
2.
* Tanzimatta… öğretici metinler  Servet-i Fünun da …roman türü ….etkili olmuştur.
* …..Mai ve siyah……
* ….. Mai ve Siyah……Aşk-ı Memnu……..
* ………Mehmet  Rauf  ……….Eylül…….
3. d. Romanlar çoğunlukla Anadolu’da geçer

4.Dönemin baskıcı anlayışından kaynaklana bir özelliktir. Dönemin siyasi baskıları sanatçıları içe kapanık,  hayalci, karamsar bir kişilik çizmelerine neden olmuştur.
Çözümleme/İnceleme    1. Etkinlik
SERVETİ FÜNUN DÖNEMİNİN SOSYAL YAPISI
Serveti fünun döneminde Tanzimat fermanının ilanından sonra sosyal hayattaki bir takım batı örneği yenilikler genellikle sosyal durumu iyi olan çevrelerde hayatın bir diğer yüzünü oluşturmuştur. Batılı bir yaşam tarzı etkisini eskisine nazaran daha baskın bir şekilde hissettirmeye başlamıştır. Özellikle Fransız kültürü tolum üzerinde etkisini göstermeye başlamıştır. Evlerin iç dizaynı batı tarzına göre düzenlenmiş, kullanılan ev eşyaları, mobilyalar, perdeler, mutfak eşyaları hep Batı yaşam biçimine göre oluşturulmuştur.
SERVETİ FÜNUN DÖNEMİNİN KÜLTÜREL YAPISI
serveti fünun döneminde gazete yazısı çoğalmasına rağmen dergicilik de ön plana çıkmaya başlamıştır. Batı ile ilişkilerin daha da belirginleşmesi çevirilerin artması batıdaki kültürel ve edebi hareketleri izleyen sanatçı sayısının çoğalması kültürel hayatın daha da zenginleşmesini sağlamıştır
SERVETİ FÜNUN DÖNEMİNİN SİYASİ YAPISI
2. Abdülhamit’in Osmanlı Rus savaşın bahane ederek mebusan meclisini kapattı baskıcı ve sansürcü bir yönetimi benim istihbaratçılık korkutucu boyutlara ulaşması bu dönem sanatçılarını siyasi ve sosyal konulardan uzaklaşmaya sevk etmiş sanatta estetiklik bireyselliğin benimsenmesine sebep olmuştur

1.       Etkinlik
Servet-i Fünun yazarları batılı tarzda yetişmiş  ailelerin çocuklarıdır. Devlet kurumlarında görev yapan  memurların çocukların çoğu iyi bir eğitim alabilmek için  Fransa’ya, İngiltere’ye gitmiş burada batı kültürü ile tanışmış ve etkilenmişlerdir. Bir kısım memurlar ise çocuklarına batılı mürebbiyeler ve hocalar tutup Fransızca öğretmiş batılı gibi yetiştirmeye çalışmışlardır.
Dönemin siyasi gelişimleri nedeniyle düşüncelerini istediği gibi yazıya dökemeyen bu dönem sanatçıları toplumsal sorunalar değinemeyince içine kapanmış, bireysel duyguları dile getirmişlerdir. 
Eserlerinde karamsarlık, uzak diyarlara özlem, kaçış, ölüm, tabiat gibi temalar üzerinde durmuşlardır.  
Eserlerinde süslü ve sanatlı bir dil kullanmışlar, özellikle sözlüklerden anlamı bilinmeyen kelimler bulunup onlara yeni anlamlar yüklenmiştir. Toplumdan uzak üst tabakaya hitap etmişlerdir.
Sanat sanat içindir düşüncesine bağlıdırlar. Eserlerinde kişileri genellikle üst tabakadan seçmişlerdir.
Mekan olarak genellikle İstanbul ve çevresi seçilmiştir.
3.etkinlik:
Servet-i fünun edebiyatını etkileyen akımlar: şiirde sembolizm ve parnasizm; roman ve hikâyede ise romantizm, natüralizm ve realizmdir.

PARNASİZM
 Fransa’da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır.
 Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur.
1886’da “Parnas” adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler.Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar.
 Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır.
 Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir.
 Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler.
“Sanat, sanat içindir” görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
            Th. Gautier
            T.D. Banville
            François Coppee
            J.Maria de Heredia

TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.

SEMBOLİZM:
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire
            Rimbaud
            Mallarme
            Verlaine
            Puşkin

TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
                                                                                                                 Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
EDEBİ AKIMLAR-REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır.
Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar.
 Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır.
 Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
            Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
            Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
            G. Flaubert (Madame Bovary)
            Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
            Dostoyevski (Suç ve Ceza)
            A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
            M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
            E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
            J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
            Herman Melville (Moby Dick)
            Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
            Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)
            Turganyev (Babalar ve Oğullar)
            M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
“Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine …”
                                                                                              Henri B.Stendhal
TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM
            Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)
            Samipaşazade Sezai (Zehra)
            Nabizade Nazım (Kara Bibik)
            Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)
            Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban……)
            Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)
            Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)
            Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)
            Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)
EDEBİ AKIMLAR-NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)
19.yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır.
 İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır.
 Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır.
Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz.
Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı “nesnel” bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
            Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak…..)
            Alphonse Daudet
            Guy de Maupassant
            Goncourt Kardeşler
“Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir”.
                                                                                                                      Goncourt Kardeşler
TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.
                                                      FARKLILIKLAR
Edebî Tür
   Edebî Akımlar
  Dil ve Anlatım
  Tema
TANZİMAT
EDEBİYATI
Şiir, roman, hikaye, tiyartro, öğretici metinler
gazete
Romantizm, klasizm
Dil daha sade ve anlaşılır.
Toplumsal temalar. Yanlış batılışlaşma, görücü usulü evlilik, vatan hak, özgürlük, eşitlik, adalet
SERVETİFÜNUN
EDEBİYATI
Şiir, roman, hikaye, tiyartro, öğretici metinler
dergi
Romantizm, realizm, natüralizm, sembolizm, parnasizm
Süslü ve sanatlı bir dil kullanılmıştır.
Bireysel temalar:
Karamsarlık, hayal kırıklıkları, ölüm, uzak yerlere özlem
                    Değerlendirme
1.Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
D
Y
D
Y
2. Serveti fünun şairleri şiirde ..SEMBOLİZM…… ve ….PARNASİZM.., roman ve
hikâyede ise …..REALİZM…. ve …NATURALİZM…. akımlarının etkisiyle eser vermişlerdir.
• Serveti fünun şairleri şiirde ..SONE, TERZARİMA.. ve ….SERBEST MÜSTEZAT…. nazım şekillerini kullanmışlardır.
• Serveti fünun edebi yatı ..TANZİMAT.….. edebi yatına göre .DAHA FAZLA TEKNİK olgunluğa sahiptir.
3. Aşağıdaki sanatçı ve eser isimlerini doğru biçimde eşleştiriniz
Cenap Şahabettin                   Tiryaki Sözleri
Halit Ziya Uşaklıgil                   Ferdi ve Şürekası
Mehmet Rauf                          Eylül
Hüseyin Cahit Yalçın               Kavgalarım
4.D Şiirde bütün güzelliği yerine parça güzelliğini esas almışlardır
5. E) Nazmı nesre yaklaştırma anlayışına karşı çıkmaları
6. Tanzimat sanatçıları hayata daha olumlu ve ,iyimser bakmışlar mücadeleci bir yolu tercih etmişlerdir. Eserlerini topluma yönelik oluşturmuşlar merkeze insanı yerleştirmişlerdir.  Sanatı toplumu eğitmede bir araç olarak görmüşlerdir.
Servet-i  fünuncular ise toplumdan uzaklaşmış, karamsar bir kişilik sergilemişlerdir. Eserlerinden  bireysel temalar öne çıkmış, sanatın toplumsal sorunlardan uzak olmasını istemişlerdir.

2013-2014 11.Sınıf Edebiyat Kitabı Cevapları- Yıldırım Yayınları-  Servetifünun Edebiyatının Genel Özellikleri- sayfa 130-134 arası

Çözümleme/İnceleme    1. Etkinlik
SERVETİ FÜNUN DÖNEMİNİN SOSYAL YAPISI
Serveti fünun döneminde Tanzimat fermanının ilanından sonra sosyal hayattaki bir takım batı örneği yenilikler genellikle sosyal durumu iyi olan çevrelerde hayatın bir diğer yüzünü oluşturmuştur. Batılı bir yaşam tarzı etkisini eskisine nazaran daha baskın bir şekilde hissettirmeye başlamıştır. Özellikle Fransız kültürü tolum üzerinde etkisini göstermeye başlamıştır. Evlerin iç dizaynı batı tarzına göre düzenlenmiş, kullanılan ev eşyaları, mobilyalar, perdeler, mutfak eşyaları hep Batı yaşam biçimine göre oluşturulmuştur.
SERVETİ FÜNUN DÖNEMİNİN KÜLTÜREL YAPISI
serveti fünun döneminde gazete yazısı çoğalmasına rağmen dergicilik de ön plana çıkmaya başlamıştır. Batı ile ilişkilerin daha da belirginleşmesi çevirilerin artması batıdaki kültürel ve edebi hareketleri izleyen sanatçı sayısının çoğalması kültürel hayatın daha da zenginleşmesini sağlamıştır
SERVETİ FÜNUN DÖNEMİNİN SİYASİ YAPISI
2. Abdülhamit’in Osmanlı Rus savaşın bahane ederek mebusan meclisini kapattı baskıcı ve sansürcü bir yönetimi benim istihbaratçılık korkutucu boyutlara ulaşması bu dönem sanatçılarını siyasi ve sosyal konulardan uzaklaşmaya sevk etmiş sanatta estetiklik bireyselliğin benimsenmesine sebep olmuştur

1.       Etkinlik
Servet-i Fünun yazarları batılı tarzda yetişmiş  ailelerin çocuklarıdır. Devlet kurumlarında görev yapan  memurların çocukların çoğu iyi bir eğitim alabilmek için  Fransa’ya, İngiltere’ye gitmiş burada batı kültürü ile tanışmış ve etkilenmişlerdir. Bir kısım memurlar ise çocuklarına batılı mürebbiyeler ve hocalar tutup Fransızca öğretmiş batılı gibi yetiştirmeye çalışmışlardır.
Dönemin siyasi gelişimleri nedeniyle düşüncelerini istediği gibi yazıya dökemeyen bu dönem sanatçıları toplumsal sorunalar değinemeyince içine kapanmış, bireysel duyguları dile getirmişlerdir. 
Eserlerinde karamsarlık, uzak diyarlara özlem, kaçış, ölüm, tabiat gibi temalar üzerinde durmuşlardır.  
Eserlerinde süslü ve sanatlı bir dil kullanmışlar, özellikle sözlüklerden anlamı bilinmeyen kelimler bulunup onlara yeni anlamlar yüklenmiştir. Toplumdan uzak üst tabakaya hitap etmişlerdir.
Sanat sanat içindir düşüncesine bağlıdırlar. Eserlerinde kişileri genellikle üst tabakadan seçmişlerdir.
Mekan olarak genellikle İstanbul ve çevresi seçilmiştir.
3.etkinlik:
Servet-i fünun edebiyatını etkileyen akımlar: şiirde sembolizm ve parnasizm; roman ve hikâyede ise romantizm, natüralizm ve realizmdir.

PARNASİZM
 Fransa’da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır.
 Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur.
1886’da “Parnas” adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler.Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar.
 Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır.
 Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir.
 Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler.
“Sanat, sanat içindir” görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
            Th. Gautier
            T.D. Banville
            François Coppee
            J.Maria de Heredia

TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.

SEMBOLİZM:
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire
            Rimbaud
            Mallarme
            Verlaine
            Puşkin

TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
                                                                                                                 Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
EDEBİ AKIMLAR-REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır.
Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar.
 Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır.
 Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
            Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
            Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
            G. Flaubert (Madame Bovary)
            Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
            Dostoyevski (Suç ve Ceza)
            A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
            M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
            E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
            J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
            Herman Melville (Moby Dick)
            Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
            Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)
            Turganyev (Babalar ve Oğullar)
            M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
“Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine …”
                                                                                              Henri B.Stendhal
TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM
            Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)
            Samipaşazade Sezai (Zehra)
            Nabizade Nazım (Kara Bibik)
            Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)
            Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban……)
            Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)
            Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)
            Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)
            Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)
EDEBİ AKIMLAR-NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)
19.yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır.
 İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır.
 Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır.
Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz.
Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı “nesnel” bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
            Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak…..)
            Alphonse Daudet
            Guy de Maupassant
            Goncourt Kardeşler
“Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir”.
                                                                                                                      Goncourt Kardeşler
TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.
                                                      FARKLILIKLAR
Edebî Tür
   Edebî Akımlar
  Dil ve Anlatım
  Tema
TANZİMAT
EDEBİYATI
Şiir, roman, hikaye, tiyartro, öğretici metinler
gazete
Romantizm, klasizm
Dil daha sade ve anlaşılır.
Toplumsal temalar. Yanlış batılışlaşma, görücü usulü evlilik, vatan hak, özgürlük, eşitlik, adalet
SERVETİFÜNUN
EDEBİYATI
Şiir, roman, hikaye, tiyartro, öğretici metinler
dergi
Romantizm, realizm, natüralizm, sembolizm, parnasizm
Süslü ve sanatlı bir dil kullanılmıştır.
Bireysel temalar:
Karamsarlık, hayal kırıklıkları, ölüm, uzak yerlere özlem
                    Değerlendirme
1.Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
D
Y
D
Y
2. Serveti fünun şairleri şiirde ..SEMBOLİZM…… ve ….PARNASİZM.., roman ve
hikâyede ise …..REALİZM…. ve …NATURALİZM…. akımlarının etkisiyle eser vermişlerdir.
• Serveti fünun şairleri şiirde ..SONE, TERZARİMA.. ve ….SERBEST MÜSTEZAT…. nazım şekillerini kullanmışlardır.
• Serveti fünun edebi yatı ..TANZİMAT.….. edebi yatına göre .DAHA FAZLA TEKNİK olgunluğa sahiptir.
3. Aşağıdaki sanatçı ve eser isimlerini doğru biçimde eşleştiriniz
Cenap Şahabettin                   Tiryaki Sözleri
Halit Ziya Uşaklıgil                   Ferdi ve Şürekası
Mehmet Rauf                          Eylül
Hüseyin Cahit Yalçın               Kavgalarım
4.D Şiirde bütün güzelliği yerine parça güzelliğini esas almışlardır
5. E) Nazmı nesre yaklaştırma anlayışına karşı çıkmaları
6. Tanzimat sanatçıları hayata daha olumlu ve ,iyimser bakmışlar mücadeleci bir yolu tercih etmişlerdir. Eserlerini topluma yönelik oluşturmuşlar merkeze insanı yerleştirmişlerdir.  Sanatı toplumu eğitmede bir araç olarak görmüşlerdir.

Servet-i  fünuncular ise toplumdan uzaklaşmış, karamsar bir kişilik sergilemişlerdir. Eserlerinden  bireysel temalar öne çıkmış, sanatın toplumsal sorunlardan uzak olmasını istemişlerdir.

11. Sınıf Edebiyat Kitabı Cevapları -Yıldırım Yayınları  Fecriati Topluluğu (1909 – 1912) Sayfa 135-140

 Hazırlık
1.Edebiyatta grup  ya da topluluk ifadeleri : Belirli bir duygu, düşünce , anlayış ve fikir üzerinde bir araya gelmiş topluluklara denir.
2.Evet, söylenebilir. Edebi topluluklara daha çok kendinden önceki topluluklara bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Kendinden önceki toplulukların yaptıklarını eleştiren, yanlışlarını kabul etmeyen veya gittikleri yolun doğruluğunu sorgulayan gruplar kendi düşüncelerini hayata geçirmek için bir araya gelmiş yeni topluluklar oluşturmuşlardır.
3. Fecr- Ati toplu7luğu bu adı edebiyatımızı gelecekte hak ettiği yere getirme azmi ve cehdiyle oluşturulmuş bir topluluğun ortak hedefi olarak benimsedikleri için bu adı vermişlerdir. Yönlerinin daima ileri olacağını beyan etmişlerdir.
1. Metin    -AHMET HAŞİM

1. Etkinlik
1.Fecr-i Ati  Beyannamesinin altında şu imzaları görürüz:)
Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent, Emin Lâmi, Tahsin Nâhit, Celâl Sâhir (Reis), Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi, Refik Halit. Sahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, izzet Melih, Ali Canip, Ali Süha, Faik Âli, Fâzıl Ahmet, Mehmet Behçet, Mehmet Rüştü, Köprülü-zâde Mehmet Fuat, Müfit Râtip, Yakup Kadri (Servet-i Fünun C: 38, No. 977.11 Şubat 1325
2.Etkinlik
Fecr-i Ati topluluğu Servet-i funun topluluğuna ve Batıdaki akımlara özenerek bir araya gelmiş genç şairlerden oluşur. Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatını hazırlayan sosyal ve siyasi olaylar bu dönemde etkili değildir. Servet-i Fünun  topluluğu dağılınca bir topluluk oluşturma gayreti için eğiren bu gençler bir araya gelerek Fecr-i Ati topluluğunu ortay çıkarmışlardır.
3.Etkinlik
Fecr-i Ati sanatçıları şiir dışında diğer alanlarda çok etkili olamamışlardır.
Dilin, edebiyatın, edebî ve sosyal bilimlerin ilerlemesine dikkat etmek; genç yetenekleri bir araya toplamak, ancak fikir tartışmalarıyla kamuoyunu aydınlatmak, Batı’nın önemli edebiyat ve fikir eserlerini çevirmek, edebiyat ve fikir konuları üzerinde konferanslar düzenlemek, Batı’daki benzeri kuruluşlarla sürekli bir temas kurmak onun gayeleri arasındadır.
4.Etkinlik
    Edebiyatımızda ilk edebi bildiriyi (beyannameyi) yayımlayan topluluktur.
    Servet-i Fünûn edebiyatına tepki olarak doğmuştur.
    ‘Sanat şahsi ve muhteremdir.’ (Sanat kişisel ve saygıya değerdir) görüşüne bağlıdırlar.
    ‘Edebiyat ciddi ve önemli bir iştir, bunun halka anlatılması lazımdır.’ görüşüne sahiptirler
    Batıdaki benzerleri gibi dil, edebiyat ve sanatın gelişmesine, ilerlemesine hizmet etmek; gençleri bir araya getirmek; seviyeli fikir münakaşalarıyla halkı aydınlatmak; değerli ve önemli yabancı eserleri Türkçeye kazandırmak; Batıdaki benzer topuluklarla temas kurmak, böylece Türk edebiyatını Batı edebiyatına yaklaştırmak, Batı edebiyatını Türk edebiyatına tanıtmak amacındadırlar.
    Servet i fünun ve milli edebiyat arasında köprü vazifesi görmüştür.
    Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçüleri etrafında birleşmeyi değil, ferdi hürriyeti ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savundukları için kısa sürede dağılmışlardır. Dağılmalarında özellikle Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp‘in çıkardıkları Genç Kalemler dergisi etkilidir. Yani Milli Edebiyat hareketinin başlaması Fecr-i Ati‘yi bitirir.
                                      Anlama – Yorumlama
1.Fecr-i Ati edebiyatı  servet-i Fünun edebiyatının etkisi altındadır. 
2.Şiirin toplumsal sorunlardan uzak olmasını savunmuşlar, sanat şahsi ve muhteremdir sözünü kendilerine düstur olarak almışlardır.  Şiirde parnasizm, sembolizm ve empresyonizm akımlarını etkisinde kalmışlardır. Ölçü olarak aruz ölçüsünü kullanmışlardır. Bütün bu özelliklere bakıldığı zaman servet-i fünun edebiyatının etkisinde olduğu görülür.
3. Fecr-i Ati topluluğu Batılı yaşam biçimi ve sanat anlayışını benimsemiş sanatçılardan oluşur. Ortak hedefleri de budur.  Bunun dışında ortak bir noktaları yoktur.
4. topluluğun dağılmasındaki en etkili sebep sanat şahsi ve muhteremdir anlayışı vardır. Devrin sosyal ve siyasi şartlarını iyi değerlendiremeyen toplumdan uzak bir  anlayış benimseyen bu sanatçılar kısa bir süre sonra Milli edebiyat akımının karşısında tutunamamış dağılmışlardır.
5. günümüz sanatçılarının birçoğu Fecr-i Ati sanat anlayışını sürdüren bir yaklaşımla eserler ortaya koymuşlardır.
5. Etkinlik
Fecr-i Ati edebiyatı , sanat anlayışı yönüyle servet-i Fünun edebiyatının devamı niteliğindedir.
Tanzimat edebiyatı ile ortak olan yanları ise aruz ölçüsünü kullanmaları, Arapça ve Farsça kelimelerle yüklü bir dil kullanmaları.
                                                           Değerlendirme
1.Aşağıdakicümlelerin başına  yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
D
Y
D
2.Türk edebiyatında ilk edebi beyanname Fecr-i Ati  topluluğu tarafından yayımlanmıştır.
Fecriati Topluluğu sanatçılarından bazıları bu topluluğun dağılmasından sonra ….milli edebiyat …. hareketine katılmış ardır.

3. Aşağıdakilerden hangisi Fecriati Beyannamesi’nde imzası olan sanatçılar arasında yer
almaz?
A) Ahmet Haşim   B) Tahsin Nahit    C) Emin Bülent    D) Müfit Ratip      E) Hüseyin Cahit Yalçın
4.C) Fecriati
5. D) Fecriati
6. Fecriati Topluluğu’nun ortaya çıkış sebepleri:

    Batıdaki benzerleri gibi dil, edebiyat ve sanatın gelişmesine, ilerlemesine hizmet etmek; gençleri bir araya getirmek; seviyeli fikir münakaşalarıyla halkı aydınlatmak; değerli ve önemli yabancı eserleri Türkçeye kazandırmak; Batıdaki benzer topluluklarla temas kurmak, böylece Türk edebiyatını Batı edebiyatına yaklaştırmak, Batı edebiyatını Türk edebiyatına tanıtmak amacındadırlar.

2013-2014  11. Sınıf Türk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları- Yıldırım Yayınları- Fecriati Şiiri – sayfa-140- 147

Hazırlık
1. “Şiirin doğduğu yer bilinçaltıdır” ifadesi şiirin insanın iç dünyasını yansıtmasını anlatıyor. Şiir insanın ruh dünyasının dışa vurumudur.
2. Ban göre şiirin anlamının açık olası yani şiirin anlaşılır olması daha iyidir diye düşünüyorum. İnsanların ne anlatmak istediğini açıkça anlatması kapalı anlatımdan anlaşılmamaktan daha iyidir.
3. ifadenin çağrışıma açık olması”  ortay konan düşüncelerin  farklı yorumlanabilir olması demektir. Her okuyan kişinin kendine göre bir yorum çıkarması çağrışım açıklık anlamına gelir.
4. Sanat eserleri tamamen olmasa da devrin sosyal, siyasal ve kültürel yaşamından izler taşır. Şiirlerde de görüldüğü gibi her şiir farklı bir dönemde oluşturulmuştur. Her biri yaşanılan devrin sanat anlayışını yansıtmaktadır.
                                 
                                               Çözümleme/İnceleme
1.Uzlette şiiri  fecriati şirinin özelliklerini yansıtmaktadır. Fecr-i Ati şiiri toplumsal temalardan uzak durmuştur. Batıdaki sanat akımları Fecr-i Ati topluluğunu da etkilemiş şiirlerini sembolizm akımının tesirinde kalarak oluşturmuşlardır. Dönemin siyasal yapısından pek etkilendikleri söylenemez. Balkan savalarının  yaşandığı bir dönemde sosyal temalara pek eğilmemişler bireysel temalar işlemişlerdir.

2. Uzlette şiiri sone nazım şekli ile yazılmıştır. İki dörtlük ve iki üçlükten meydana geliyor son kısım ise tek bir mısradan oluşuyor.
Kafiye düzeni abab, cdcd, eff,ghh, ı şeklindedir.  Aruz ölçüsü kullanılmıştır.
3.Şiirin teması: sevgiliye duyulan özlem. Bu tema şiirde ahenk unsurları ile bütünleştirilerek verilmiş. Şiirde karma bir kafiye düzeni var. Bu şairin ruh halini yansıtıyor.

1.ETKİNLİK:
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onlar için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi. Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onlara göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire
            Rimbaud
            Mallarme
            Verlaine
            Puşkin
TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
                                                                       Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
Uzlette şiirinde sembolizmin özellikleri görülmektedir. Şiirde düşünceler direk verilmemiş semboller kullanılmıştır. Akşam, gül, sis, rüzgar, gece, yıldız gibi kavramlar şiirde birer semboldür. Şiirde duygular açıktan verilmemiştir.
2.Etkinlik 
Uzlette Şiirinin ahenk unsurları:
Ölçü: aruz ölçüsü.
Kafiyue düzeni: abab, cdcd, eff, ghh,ı
Nazım birimi: bent
Nazım şekli: sone.
Kafiyeleri:
-lâciverdi- si             -si …….> redif    -i yarım kafiye
– ağaçlarına;           -a yarım kafiye
– bûy-i mest ü şehvî- si
– eyliyor imlâ
– bâd-ı şûh u eflâtun       -un  tam kafiye  
-akşamın ipek nef-es–   i,    -es  tam kafiye       – i radif
– meşhûn
– hüsn-i mukteb- es-  i…
– şu’le-i mu talsamla
– bütün yoll-  ar      -ar tam kafiye
– böyle uz   – ar?
– midir zühale
– ahter-i elm- as   -as tam kafiye
– eyliyor onu ihs –as
– bu uzlette
Z, y,r s sesleri aliterasyon,    
E,a, sesleri asonans

SÖZ SANTLARI:
Esiyor akşamın ipek nefesi.   Kişileştirme ve benzetme.  Rüzgar ipek nefese benzetilmiş. Ve bir insan gibi düşünülmüş.
(Yollar) onu bulmak için mi böyle uzar?  Hüsn ü talil. Yolları sevgilisini bulmak için uzadığını söylüyor. Yol zaten uzayıp gider.
Gece saçlarına elmas (bir) yıldız takıp süsleniyor.  Kişileştirme. Gece süslene bir güzele benzetilmiş.
Şiirin biçim özellikleri incelendiğinde Fecr- ati şiirinin şekil özelliklerine uyduğu görülmektedir.
Uzlette şiiri sone nazım şekli ile yazılmıştır Merdiven şiirinden şekil yönüyle ayrılır. Merdiven şiiri iki üçlük iki ikilik mısradan oluşuyor.  Kafiye düzeni bakımından farklılık gösteriyor.
Merdiven
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak
Sular sarardı yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta
Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer
Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta
4.Şiirin yapı özellikleri ile ahenk ve söyleyiş biçimi arasında bir ilgi vardır. Şiirde kullanılman ölçü ve ritmi oluşturan sesler şiirin yapısı ile uyum gösterir.
5. Şiir fecr-i Ati şiirinin hem biçim özelliklerini hem de anlam özelliklerini yansıtmaktadır. Bireysel bir tema işlenmiştir. Anlam yönünden kapalı bir şiirdir. Düşünceler sembollerle anlatılmıştır. Akşam, gece, mehtap, sis, rüzgar.. gibi tabiat unsurları bolca kullanılmış bunlara farklı anlamlar yüklenmiştir.
3. Etkinlik
Tahsin Nahid’in Hayatı ve Edebi Kişiliği ve Eserleri
1887 yılında istanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra bir süre hukuk öğrenimi gördü. Öğrencilik yıllarında edebiyat ve politikayla ilgilendi İttihat ve Terakki Partisi’ne girdi ancak partinin çalışmalarından hoşnut olmayınca politikayı bıraktı. I. Dünya Savaşı yıllarında İaşe Müfettişliği’nde bulundu. Büyükada’da doğup yetişmiş Şahika Hanım ile yaptğı evlilikten bir kızı oldu. 12 Mayıs 1919 günü Rakibe adlı oyunun Darülbedayi’deki provaları sırasında hayatını kaybetti. Mezarı Büyükada’dadır.
Tahsin Nahid yazın yaşamının başlangıcında şiirle ilgilendi. II. Meşturiyet’ten sonra oyun yazarlığna yöneldi. İlk şiirleri Selanik’te çıkan Çocuk Bahçesi dergisinde “T.Nahide” adıyla yayımlandı (1905). Hale Muhit Resimli Kitap dergilerinde şiir ve öyküleri yaymlandı. Aşiyan’da yayımlanan “Ben Rûh-ı mağdur Şiirlerim için Serab-ı müstakbel yaz gecesi” gibi manzumeleri daha geniş bir çevrede tanınmasını sağladı. Genellikle aşk üzerine şiirler yazan şaire en çok ün getirin şiiri “Adalar Kamer ve Zühre ” oldu. Şiirlerinde Ahmet Haşim etkisi vardır. Son şiirleri Şair (1918) ve Nedim (1919) mecmualarında yayımlanmıştır.
Tiyatroya olan ilgisi onu başka yazarlarla ortak eserler vermeye yönelltti. Fecr-i Ati’nin kadn yazarlarından Ruhsan Nevvare ile üç perdelik Jön Türk adlı oyunu yazdı (1908). Bu oyun Ferah Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde bir sanat olayı olarak nitelendi. Ruhsan Nevvare ile Aşkımız (1907) ve Sanatkârlar isimli basılmamış birer perdelik iki komedisi daha bulunmaktadır.
Başka yazarla ortak yazdığı eserlerin en ünlüsü Şahabettin Süleyman ile birlikte yazdğı Kösem Sultan adlı tarihi piyestir (1910). Tiyatro alannda etkisi altında kaldğı Şahabettin Süleyman başka ortak eserler de vermiştir. Tahsin Nahid’i asıl tanıtan eseri üç perdelik Rakibe adlı oyundur. Rakibe Henry Kıstemaeckers ve Eugene Delard’ın La Rivale adlı dört perdelik oyunundan adapte edilmiştir. Eser yazarn ölümünden sonra 16 Haziran 1919’da oynandığı zaman çok başarılı sayılmıştır.
Tahsin Nahid sayısı az da olsa Âti ve Servet-i Fünûn mecmualarında tiyatro eleştirileri de yazmıştır.
ESERLERİ;
Oyun
Yakarım bu şehri evlendiğin gün1906)
Aşkımız(R. Nevvare ile 1907)
Hicranlar (1908)
Sanatkarlar (R. Nevvare ile 1908)
Jön Türk (R. Nevvare ile 1909)
Firar (1911)
Kösem Sultan (Ş. Süleyman ile 1912)
Kırk Muhafaza (Ş. Süleyman ile 1913)
Osman-ı Sani(Ş. Süleyman ile)
Talak(Ş. Süleyman ile)
Bir Mücadele-i Hissiye(Ş. Süleyman ile)
Uyarlama
Bir Çiçek İki Böcek (Robert de Flers Gaston de Gaillavet Etienne Réne’nin birlikte yazdıkları “La Belle avanture”den1917)
Rakibe(H. Kistemaeckers-E. Delard 1919)
Akortacı (M.Thieery’nin L’accordeur’undan)
Bursalı Hâle (La tante d’Honfleur’den)
Rakibe(1919) (turkeyarena.com)
Şiir

Ruh-ı bikayd (1911)

Değerlendirme
1.Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
D
D
Y
2.Aşağıdaki cümlelerde geçen boşlukları uygun biçimde doldurunuz.
Fecr-i Ati sanat anlayışı… sanat şahsi ve muhteremdir …ilkesine dayanır.
Fecr-i Ati topluluğu ….sembolizm…. akımının etkisiyle şiirde…. resim ve müziğe….. önem vermişlerdir.
Fecr-i Ati topluluğu şiirde… aruz… ölçüsünü kullanmıştır.
3. C) Şiirde sade dilin kullanılması
4. A) Ahmet Haşim
5.  fecr-i Ati şiiri servet-i Fünun edebiyatına göre serbest müstezatı daha da geliştirmiştir. Sanat şahsi ve muhteremdir görüşü ile serveti fünun şiir anlayışından ayrılır.
                                            ÜNİTE SONU DEĞERLENDİRME
1.Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise D yanlış ise Y yazınız.
D
Y
Y
2.Aşağıdaki cümlelerde geçen boşlukları uygun biçimde doldurunuz.
* … BİR BEYANNAME İLE….
* Başta ….Ahmet Haşim…. olmak üzere  ….. Emin Bülent….ve Tahsin Nahit….Fecr-i Atinin önde gelen şairleri arasındadır.
*  ……serbest müstezat nazım şekli….     
3. C) Romanda olayların genellikle İstanbul dışında geçmesi
4. A) Recaizade Ekrem
5. A) Ahmet Haşim
6. A) Hüseyin Rahmi
7. B) Şiirlerinde toplum sal konulara da değinmesinden
8. B) Servetifünun topluluğunda yer almaları
9. B) Edebiyatı cedîdeciler

10. C) Cenap Şahabettin
UYARI: BUNDAN SONRAKİ KONULAR  SİTEDE DİĞER LİNKLERDEN AYRI AYRI YAYIMLANACAKTIR. ÖNEMLE DUYURULUR.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hakkında yorum “2013-2014 11. Sınıf Türk Edebiyatı Ders kitabı Cevapları- Yıldırım Yayınları- Tanzimat Edebiyatının Oluşumu – öğretici Metinler- Olaya dayalı metinler- Sayfa 21-147”