11. Sınıf Edebiyat Kitabı Cevapları – Yıldırım Yayınları -SERVETİFÜNUN (EDEBİYATI CEDÎDE) EDEBİYATI (1896 – 1901) VE FECRİATİ TOPLULUĞU (1909 – 1912) – sayfa 79-85 arası

 Münif Paşa; dergi; 1862 yılında çıkarılan ilk dergidir
Cemiyet-i ilmiyye-i osmani tarafından çıkarılmış, 48 sayı yayınlanmış dergi. derginin gayesi ilim ve kültür yoluyla osmanlı toplumunu çağdaşlaştırmak. batı ilimleri, fizik, kimya, jeoloji yanında felsefe,tarih, coğrafya, mantık, pedagoji, maliye konularında orta seviyedeki makaleler ve çeviriler içeren bir dergi.
dergi, münif paşa’nın berlin sefirliğine tayini ile yayın hayatına son veriyor. münif paşa dergi kapandıktan 15 yıl sonra görevini tamamlayıp istanbul’a dönüyor ve dergiyi tekrar çıkarmayı istiyor. 1883 yılında, abdülhamit zamanında derginin 48. sayısı çıkıyor. dergide çıkan “bir yıldız böceğiyle bir yolcu” adında ufak bir yazı yüzünden dergi sansüre uğruyor. derginin 48. sayısı toplatılıyor ve denize atılıyor.
Türk edebiyatına ilk mizahi dergi Diyojen (dergi)
Diyojen, İstanbul’da Teodor Kasap tarafından 1870 yılında haftada üç gün olarak yayınlanmaya başlayan dergi ilk Türk mizah dergisidir.
Türkçe yayımından önce bir süre Fransızca, Rumca çıkan dergi Ermenice olarak da yayınlanmıştır. Türkiye’de modern mizahın ilk örneklerinin yayınlandığı dergi, Ali Bey, Ebüzziya Tevfik ve Namık Kemal’in imzasız yazılarına yer verdi.
Yayın yaşamını 1873 yılına kadar sürdürmüş olan dergi 183 sayı çıkmıştır ve üç kez geçici olarak kapatılmıştır. Ancak son sayısı olan 183. sayısında siyasal içerikli mizah yazıları nedeniyle 9 Ocak 1873 tarihinde yönetimce yayımına son verilmiştir

.

Malumat Dergisi: Mirsad Dergisi’nin kapanması ile şiir yayımlamaya yeniden ara veren Tevfik Fikret, öğretmenlik yaptığı sırada 1894’ten itibaren, arkadaşları Hüseyin Kazım ve Ali Ekrem’in ısrarı ile yeni çıkaracakları Malumat Dergisi’nin başyazarlığını üstlenmişti. Derginin kapandığı 1895 Mayıs’ına kadar 25 şiiri yayımlandı. Bunlar, eski şiirlerine göre daha batı tarzında şiirler idi. Şair, o yıllarda padişaha bağlı bir çizgideydi. Derginin ilk sayısında padişah Abdülhamit’i öven “Tebrik-i Veladet” şiirini yayımlamıştı.
Âfak 1299–1300 tarihleri arasında çıkmış olup “siyasetten başka Her şeyden bahseder.” Bölüm bölüm neşr olan Âfak’ın imtiyaz sahibi A. Kâmil’dir. Aylık olarak çıkan ve İstanbul’da yayımlanan dergi 7 sayı
çıkmıştır. Bu dergide; Muallim Naci, Hindli Ali Nusret Efendi, Nâzım,  Feyzi Efendi, Hersekli Ârif Hikmet Bey, Ahmed Hamdi, Behiç, Osman  Nuri, Ali Kemal, Cenab, İsmet, Reşad Bey gibi Şairlerin şiirlerine
rastlanırken; T. Rıza, Mehmed Şükrî, Ahmed Münif Bey, Sırrı, Mehmed  Şükrü, Muallim Naci, M. Nâdir gibi isimlerin yazılarına rastlanmaktadır.  Ayrıca Âfâk dergisinde Madam Lambert, Victor Hugo, Lamartine, Fenolon  gibi Batılı sanatçıların bazı eserlerinin tercümelerine de yer verilmiştir.
Bir diğer dergi Armağan’dır. Edebiyat, fen, felsefe, tarih ve  günlük hayata ait malumatlar aktaran Armağan’ın 3 sayısına ulaşılabilmiştir.
Çıkış süresi belirsiz olan Armağan’ın tek muharriri Mehmed Arif’tir. Armağan 1290 tarihinde İstanbul’da yayımlanmıştır. Muharririnin Mehmed  Ârif olduğu Armağan dergisinde hiçbir imzaya rastlanılmaktadır. Fenni ve edebî bir mecmua olan Armağan Dağarcığı’nın çıkış tarihi 1303’tür. On beş günde bir çıkan Armağan Dağarcığı 6 sayı neşrolunmuştur. Derginin sahibi İhsan Hüseyin, yazarı ise Ahmed Nureddin’dir. Dergi İstanbul’da çıkmıştır.
Armağan Dağarcığı dergisinde, Ahmed Hilmi, Behiç, Osman Nuri, Nihânî, Mâşuk Bey, Eşref Paşa, Cenab, Ali Kemal gibi sanatçıların şiirlerine, Fâik Hilmi, Sermed Bey, İbrahim Fehim, Mehmed Zekeriyâ, Ahmed Râsim, B. Sâdeddin gibi yazarların da yazılarına rastlanılmaktadır.
Ayrıca bu dergide Chambrion’un bir hikâyesinin tercümesine de yer verilmiştir.
Âsâr-ı Perâkende; edebiyat, fen ve faydalı eserleri içeren bir mecmuadır. 1902 yılında

stanbul’da yayınlanılan derginin iki nüshasına ulaşılabilmiş olup imtiyaz sahibi Emin Nihad’dır. Âsâr-ı Perâkende

dergisinin şairleri arasında İsmet, Reşad Bey, Süleyman Beyefendi; yazarları  arasında ise İbrâhim Şâkir, Emin Nihad, Râsim Efendi, Ekrem Bey yer almaktadır.
Bağçe : 10 Teşrîn-i evvel 1296–10 Temmuz 1297 yılları arasında neşrolunan Bağçe ilim fen ve edebiyat konularını içermektedir. Bağçe mecmuası bir yıl  süreyle haftada bir olmak üzere kırk sayı çıkarılmıştır. İstanbul’da genç hevesliler tarafından yayınlanan derginin müdürü dergiden Nihal-Avni olarak tespit edilmiştir.
Bağçe dergisinde Şinasi, Kemal Paşa, Emin Osman, Mahmud Celâleddin’in şiirlerine yer verilirken; A. Kemal, Nihal, A. Avni, H. Mahmud, Emin Osman Abdülhâki Efendi, Kadir gibi kişilerin de yazılarına
Bahar; ilim, fen, edebiyat ve faydalı bilgilerin yer aldıı bir dergidir. 1299 yılında on be günlük olarak iki sayı yayınlanabilen eserin muharriri ve nâşiri Mehmed Tahir’dir.
Dağarcık mecmuasında fennî konular ağırlıklı olarak yer almaktadır.
Dolab maarif ve edebiyata has her türlü konuların, güldürecek söz   ve hikâyelerin, biyografilerin, faydalı makalelerin, faydalı maddelerin yer aldığı bir yayın organıdır.
Envâr-ı Zekâ, “siyaset ve mezheplerden başka her şeyden bahseden  küçük bir risâledir.” On beş günde bir sayı olarak çıkarılan Envâr-ı Zekâ’nın yayın tarihi 1299–1301 yılları arasıdır.
Genç Şâyegân: İstanbul’da 1302 yılında 1 sayı olarak çıkarılan Genç Şâyegân’ın imtiyaz sahibi Ali Nusret Dehlevî’dir. Bu mecmuada hiçbir yazar imzasına rastlanılmamaktadır.
Gülşen, edebî ve fennî bir risâledir.1301–1302 tarihlerinde 26 sayı olarak çıkarılabilen Gülşen’in sâhibi Hüsâmeddin, muharrirleri ise İbrahim Fehim ve Ali Kemal’dir. Eser, İstanbul’da haftalık olarak yayınlanmıştır.
Hazîne-i Evrâk edebî bir risâledir. İstanbul’da haftalık olarak neşrolunan risâlenin kurucusu Mahmud Celâleddin olarak kayıtlara geçirilmiştir. Bu derginin yayın kadrosu oldukça kalabalıktır. Bu dergide
şiirlerine rastladığımız isimleri şu şekilde sıralayabiliriz: Ekrem Beyefendi, Kâzım Paşa, Abdülhak Hâmid, Kemal Bey, Abdülhak Mihrünnisâ Hanım, Sırrı Paşa, Said Bey, Şinasi, Fıtnat Hanınm, Leyla Hanım, Mahmud Celâleddin, A. Nâzım, Yusuf Kâmil Paşa, Ziya Paşa, Hâşim Bey, Enis Bey, Ahmed Hamdi Bey.
Hazîne-i Fünûn: İlim ve fenne ait konuların ağırlıklı olarak yer aldığı Hazîne-i Fünûn 3 Haziran 1321(1887) tarihinden itibaren İstanbul’da haftalık olarak yayınlanmıştır.
Mecmua-i Muallim:  Muallim Naci tarafından yayınlanan Mecmua-i Muallim, İstanbul’da iki yıl içerisinde haftalık olarak 30 Eylül 1304- 3 Teşrîn-i sânî 1304 yılları arasında 58 sayı olarak çıkarılmıştır. Bu derginin yazarlarını da
Muallim Nâci, Serverî, Besim Bey, Hüseyin Kâşifî, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi, Şeyhülislâm Behâyî Efendi, Hersekli Ârif Hikmet Bey oluşturmaktadır.
Mecmua-i Fünûn : Muharrem 1297-Safer 1284 tarihleri arasında be yıl boyunca yayınlanan Mecmua-i Fünûn aylık yayınlanan bir mecmuadır. Cemiyet-i İlmiye-i Osmâniye tarafından çıkarılan eserin 48 sayısı mevcuttur.
Muharrir dergisi aylık olarak İstanbul’da bir ciltlik sekiz sayıdan ibaret olarak yayınlanan bir dergidir. Edebiyat, tarih, coğrafya konularının bulunduğu eserde seyahat ve biyografiye ait malzemeler yoğun olarak bulunmaktadır.
Terakkî fennî ve edebî konuları içeren bir risâleder.

mtiyaz sahibi Ömer Nâzım, müdürü Said Pertev, baş muharriri Hasan Hüsnü, olan Terakkî de İstanbul’da basılmıştır. Terakkî dergisinin yazarları Muallim Nâci, Mehmed Rüşdü, A. Tevfik, Halil Edib, Tepedelenlizâde H. Kâzım’dır.

Kaynak: Bu yazının bazı kısımları Nurcan ŞEN’in Tanzimat Devri Periyodikleri ve  dergicilik adlı makalesinden alınmıştır.
Servet-i Fünun Dergisi
1895’te Recaizade Ekrem, Fikret’i bir bilim dergisi olan Servet-i Fünun’un sahibi Ahmet İhsan ile tanıştırdı ve onları dergiyi bir edebiyat dergisi haline getirmeye ikna etti. Dergi, Tevfik Fikret yönetiminde çıkmaya başladığı 256. sayıdan itibaren bir edebiyat dergisi haline geldi. Şair, 1895 yılının Haziran ayında oğlu Haluk’un doğumuyla baba oldu. O sıralarda sanat yaşamının en verimli devresini yaşamaktaydı. Şiirlerini “Mehmet Tevfik” yerine “Tevfik Fikret” olarak yayımlamaya başlamıştı.
Yönettiği derginin etrafında yenilikçi bir grup aydın toplanmıştı ve dergi, bu sanat topluluğuna ismini verdi. Sanatta hem içerik hem biçimde atılım yapmayı ilke edinen, ağdalı dilleri ve karamsarlığı ile tanınan topluluğun hareketine ise Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) denildi. Bu ekolde Fikret’in yanı sıra Halit Ziya, Cenap Şahabettin, İsmail Safa, Mehmet Rauf, Samipaşazade Sezai, Hüseyin Cahit, Ahmet Şuayip, Hüseyin Siyret gibi adlar bulunuyordu.Kurulan bu topluluk, siyasal eylemlerden uzak görünüyordu. Zamanla Fikret’in şiirlerindeki toplumsal boyut arttı, ulusalcılık ön plana çıktı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Türkler’in büyük bir zafer kazanmasından etkilenerek kahramanlık ve zafer şiirleri yazdı. “Yenişehir Gazilerine” isimli şiirinde dünyaya meydan okudu.
Tevfik Fikret, 1896 yılı sonlarında Robert Kolej’de Türkçe dersleri vermeye başlamıştı, bu görevi ölümüne dek sürdürdü. Okul dışında kalan tüm zamanını dergiye veriyordu. O günlerde dostu İsmail Safa’nın evinde okuduğu Abdülhamit karşıtı bir şiiri, gözaltına alınmasına yol açtı. Evi arandı, söz konusu şiir bulunamayınca birkaç gün sonra serbest kaldı. Çok geçmeden, Robert Kolej’de bir çaya karısıyla birlikte gitmesi bahane edilerek gözaltına alındı. Bu olaylar, Fikret’te inziva düşüncesini derinleştirmişti; dostları Hüseyin Cahit, Mehmet Rauf, Hüseyin Kazım, Dr. Esat da düşüncelerine katıldı; birlikte Yeni Zelanda’ya gitmeyi; bu gerçekleşmeyince Hüseyin Kazım’ın Manisa’daki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler ancak Tevfik Fikret vazgeçince arkadaşları da vazgeçti.[4] 1900 yılında ilgiyle karşılanan ilk kitabı “Rubab-ı Şikeste (Kırık Saz)”‘ı yayımlayan Tevfik Fikret, Ahmet İhsan ile dergi yönetiminde uyuşamadığı için ertesi yıl topluluktan ayrıldı. Artık sadece Robert Kolej’de öğretmenlikle meşguldü. Ricası üzerine Servet-i Fünun’un yönetimini Hüseyin Cahit üstlenmişti. Birkaç ay sonra Sevet-i Fünun, Hüseyin Cahit’in Fransız İhtilali üzerine bir çevirisi yüzünden kapatıldı ve grup tamamen dağıldı.
2. Edebiyatımızda eski-yeni çatışması hakkında neler biliyorsunuz? Sözlü olarak belirtiniz.
Edebiyatımızda ”kafiye göz için mi kulak için mi tartışması” ,
abes (abes) – muktebes (muktebes) kelimeleri yüzünden çıkmıştır.
“abes” kelimesinin sonundaki “s” harfi Arap alfabesinde “peltek s” ile; “muktebes” kelimesinin sonundaki “s” ise “sin” ile yazılmaktadır. Bu tartışma bir anlamda bu şekilde bir kafiyelendirme yapılıp yapılamayacağı tartışmasıdır.
Recaizade Mahmut Ekrem’le (ZEMZEME), Muallim Naci (DEMDEME), tartışmanın taraflarıdır.
Demdeme ve Zemzeme adlı eserlerde cereyan etmiştir. Eski-yeni edebiyat tartışması da denir.
Zemzeme sözlük anlamı:Şırıltı; mecazî anlamda ise nağmeli ve uyumlu söz anlamına gelmektedir.
Demdeme sözlük anlamı:Hoşa gitmeyen sözler; hiddetli gürültülü ses.
Zemzeme, Recaizade Mahmut Ekrem tarafından yazılmış 3 ciltlik şiir serisidir. Recai zade Mahmut Ekrem, Zemzeme eserini yazdıktan sonra eski-yeni çatışmasında yenilikçi tarafı seçmiştir. Zemzeme kitabının önsözü Servet-i Fünun akımının öncüsü olarak da görülür.
Eski şiir anlayışının (Divan şiiri) takipçisi olarak bilinen Muallim Naci, Zemzeme’ye karşılık olarak Demdeme adlı eserini yazar. Zemzeme-Demdeme çatışması ve etrafında gelişenler edebiyat çevrelerini uzun süre meşgul etmiştir.
Eski>>> kafiye göz için: Muallim Naci
Yeni>>> kafiye kulak için: Recaizade Mahmut Ekrem
Abes-muktebes tartışması
Ses ve yazım yönünden hangi sözcüklerin uyaklı sayılacağı konusunda Türk yazarları arasında çıkan ve yeni bir şiir beğenisinin yerleşmesine temel oluşturan tartışma (1895).
Divan ve tanzimat şairleri sözcüklerin uyaklı sayılabilmesi için Arap a-be-ce-sine göre yazımlarındaki benzerliği (son harf ve harekelerin aynı olmasını) zorunlu sayıyorlardı. Malumat dergisinde Hasan Asaf adlı gencin Burhan-ı kudret adlı şiiri yayımlanırken derginin yazarlarından Mehmet Tahir’in eklediği eleştirel not, uyakla ilgili geleneksel görüşü değiştirecek bir tartışmayı başlattı.
 M.Tahir sözkonusu şiirde;
“Zerre-i nurundan iken muktebes (bir yerden alınmış)
  Mihr ü mehe etmek işaret abes (saçma)”
dizelerinin, son sözcükleri Arap abecesine göre iki ayrı harfle (se ve sinle) yazıldığı için, uyaklı sayılamayacağını ileri sürdü. Yanıt veren H. Asaf kendisini savunurken Recai zade Ekrem’in “Kafiye sem (kulak içindir, basar (göz) için değildir” sözünü anarak onu tanık gösterdi. Tartışmaya R.Ekrem de katıldı; uyakta yazılış biçiminin değil ses değerinin gözetilmesi gerektiğini belirtti; Arap şiiri kurallarına göre yapılan uyakların artık bırakılması düşüncesini savundu. R.Ekrem’in görüşleri doğrultusunda ürün veren Edebiyat-ı Cedide şairleri “kulak için uyak” uygulamasını sürdürdüler. Türk abecesinin benimsenmesinden sonra “göz için uyak-kulak için uyak” ayrımı geçerliliğini bütünüyle yitirdi. Abes-muktebes tartışmasının, uyak konusu dışında Türk edebiyatına eleştiri türünün geîişmesi bakımından da katkısı oldu. Karşıtları, tartışma boyunca, kişilikleri konu edinir, yersiz sataşmalara başvururken R. Ekrem soğukkanlı, nesnel, bilimsel tutumuyla dikkati çekti.
Tanzimat’tan beri edebiyatta büyük bir değişim yaşanıyordu. Tanzimat öncesinde, islâmiyet’in etkisinde gelişen “Divan edebiyatı” egemendi. Tanzimat’tan sonra edebiyat yön değiştirmiş ve Batının etkisine girmeye başlamıştı. Bu büyük yön değişimi, sanatçılar arasında tartışmalara yol açmıştı. Divan edebiyatına “eski”, Batı tarzındaki edebiyata “yeni” deniyordu. Bu iki edebiyat taraftarları arasında yapılan tartışamalar ise “eski -yeni tartışması” olarak anıldı.
Recaizâde Mahmut – Muallim Naci” Tartışması
Serveti-i Fünûn Edebiyatının doğmasında Muallim Naci ile Recaizâde Mahmut Ekrem arasındaki “eski-yeni” tartışması çok önemli bir rol oynamıştır.
Muallim Naci, eski edebiyata karşı daha “ılımlı” duruyordu. Yeni edebiyata geçişin yavaş ve doğal bir süreçte olması gerektiğini savunuyordu. O, “eski-yeni sentezi”nin gerçekleştirilmesi amacıyla, eski edebiyatın üstün yönlerine de sadık kalınması gerektiğine inanıyordu. Yerli ve millî niteliklerle donanmış bir yeni edebiyat düşüncesini dillendiriyordu. Türk edebiyatının kökten değil, kısmî bir şekilde modernleştirilmesine taraftardı. Ortada durup, iki tarafın da güzelliklerinden yararlanılması gerektiğini düşünüyordu. Ancak “yeni”ye daha hoşgörülü davranan sanatçıları eleştirmekten de geri kalmıyordu. Recâîzâde Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in edebiyatta “biçimi” ve “sağlam üslubu” pek umursamayan yaklaşımlarını eleştiriyordu. Bu nedenle, rakipleri tarafından “eski edebiyatın temsilcisi” olarak algılandı.
Bazı genç sanatçılar da eski edebiyatın savunucusu zannettikleri Muallim Naci’ye karşı, yeni edebiyatın kesin ve sert bir savunucusu olarak görülen Recaizâde’nin tarafını tutuyordu. Bunda Recâîzâde’nin, kendisini yeni edebiyatın üstadı görmesinin de büyük etkisi vardı. Recaizâde Mahmut Ekrem, Naci’nin şiirlerini, sadece estetiği öne çıkardığı gerekçesiyle ağır şekilde eleştiriyordu.
Bu tartışmada, her ikisinin de etrafında geniş birer halka oluşmuştu. “Muallim”, eski edebiyata dair köklü bilgisiyle; “üstad” olarak görülen Recaizâde ise sanatın ne olduğu konusundaki dikkate değer fikirleriyle çevrelerindekileri etkileri altında tutuyorlardı.
Bu dönemde “eski” edebiyatın kesin savunucusu ise Eihac (Hacı) İbrahim Efendi ve onun etrafındaki sanatçılardı. Şeyh Vasfî, Halil Edîp, Faik Esat (Andelîb), Müstecâbilizâde İsmet, Mehmet Celâl, Ahmet Rasim, Sâmih Rıfat gibi sanatçılar “Hazine-i Fünûn”, “Resimli Gazete”, “Musavver Malûmat”, “Musavver Fen ve Edeb”, “irtika” gibi dergi ve gazetelerde Servet-i Fünûn’a karşı sert eleştiriler yönelttiler.
Edebiyatta eskiyi savunanlarla ılımlılar, geleneksel yaşam tarzını sürdürmüşlerdir. Yeniyi savunanlar ise Batılı yaşam biçimine uymaya çalışmışlardır.
Yeniyi savunanlar, Recaizâde Mahmut Ekrem’in teşvikleriyle Servet-i Fünûn dergisi etrafında birleştiler. Fransızca başta olmak üzere çocukluk yıllarında Batı dillerini öğrendiler. Batı edebiyatı zevkiyie yetiştiler. İstanbul’da Batılı bir yaşam biçimi sürdürmeye eğilimli oldular. Edebî yazı ve etkinliklerini Tevfik Fikret’in başkanlığı altında gerçekleştirdiler. Böylece Recâîzâde ile Naci arasındaki çekişme, Servet-i Fünûn edebiyatının doğmasını sağladı.
Zemzeme/ Demdeme – Tanzimat Döneminde Hararetli Bir Tartışma
İşitildi yine gülzâr-ı sühanda ma’hûd
Bülbül-i herze-edânın yeni bir zemzemesi
Lâl eder bir gün onu aksederek âfâka
Yine bir bâz-ı fezâ-yı edebin demdemesi [I]
Hiç şüphesiz 1839 senesinde ilan edilen Tanzimat Fermanı, tarihimizde çok büyük değişikliklere sebebiyet vermiştir. Daha çok kendisini sosyal ve iktisadi hayatta gösteren bu değişimler, hukuk ve edebiyat sahalarında da kuvvetli bir şekilde hissedilmiştir. O dönemin insanları edebiyat alanında, Tanzimat’tan sonra âşina olmadıkları edebî türlerle karşı karşıya kaldı.
Daha önceleri kendi iç bünyesinde belirli kaideler çerçevesinde gelişme gösteren Divan Edebiyatı, dönemin bazı aydınlarınca yetersiz görülmeye başlanmış, söz konusu münevverler, aydınlığı Batı’nın pırıl pırıl gözüken ışıkları altında aramaya başlamışlardır.
Öteden beri bu sahada şöyle bir mukayese yapıla gelmiştir: “Tanzimat devri edebiyatçılarından Recaizade Ekrem yeniyi; Muallim Naci ise eskiyi temsil eder.” Hatta bununla ilgili olarak iki müeddib arasında, az sonra gazete sütunlarına aksedecek tartışmalar ön plana çıkartılır. İki zıt kutuptan yola çıkarak şöyle alelade bir mukayese yapılmaktadır: Muallim Naci benimsediği fikirler bakımından mutassıp ve gericidir. Bu sebeple tartışmaya girdiği karşı taraf (Recaizade Mahmut Ekrem) yeniliklerin en önde gelen mümessilidir. Halbuki, Ahmet Hamdi Tanpınar, Recaizade’nin kaleme aldığı bazı mukaddimeler bir yana bırakılacak olursa “Onun hiçbir zaman kendisini şiire veremediğini ve yazarı daima bir amatör olduğunu hatırlayarak okumak gerektiği” düşüncesini savunur.
Muallim Naci ise yaşadığı dönem itibariyle Batı’yı hazmetmeden benimsemeye çalışanlara karşı bir tavır alır ve döneminde haklı olarak Servet-i Fünun ekolünün kurucusu kabul edilen Recaizade’nin peyklerinin (Tevfik Fikret, Cenab Şahabettin vs.) şiirde aşırı derecede ileri gitmelerine karşı çıkar.
Gerçi Naci vefat ettiğinde (v.1893) Servet-i Fünuncular bir dergi etrafında henüz toplanmamışlardı. Hemen üç yıl geçtikten sonra Ekrem’in kanatları altında bir oluşum meydana getireceklerdi. Fakat daha öncesinde teşekkül eden fikirler ve ihtilaflar onları böyle bir topluluğu kurmaya itecekti. Hemen yeri gelmişken belirtelim ki, o dönemde yapılan edebî münakaşalar, bizde Servet-i Fünun’un ve akabinde Fecr-i Âti gibi edebî muhteviyatları haiz ekollerin meydana gelmesine ön ayak olmuştur.
Adı geçen tartışmanın hangi sebeplerden dolayı cereyan ettiğine bakacak olursak şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: Muallim Naci, devrin bazı mecmualarında ve aynı zamanda kendisinin kayınpederi olan Ahmet Mithat Efendi’nin “Tercüman-ı Hakikat” isimli gazetesinde bir süre şiirler neşreder. Fakat o, birtakım ihtilaflardan ötürü, daha sonra başka gazetelere de geçiş yapacaktır. Kendisinin ilk zamanlarda yazdığı şiirler diğer şairler tarafından da beğenilmiş, hatta daha sonraları münakaşaya gireceği Recaizade Ekrem bile Muallim Naci’nin bir şiirini “tahmis” etmiştir. [III]
Ekrem, dönemin Sultanî mektebinde okutulmak için hazırladığı “Talim-i Edebiyat” adlı kitabına yerli ve yabancı yazarlardan alıntılar yapmıştır. Bunlar arasında Muallim Naci’nin de bulunduğunu hatırlayalım Ne var ki adı geçen eserde bir başka şair, Abdülhak Hâmid’den alıntılar daha fazlaydı.
Tanpınar, Muallim Naci’nin Sakız’da iken yazdığı mektuplardan yola çıkarak Naci’nin Talim-i Edebiyat’a karşı oluşunu şahsi bir ihtirasa bağlar. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmid’den birçok alıntı yaparak, Muallim Naci’yi ikinci planda bırakmış ve bundan dolayı da Muallim Naci kızarak Talim-i Edebiyat’a şahsi bir düşmanlık beslemeye başlamıştır. Bu noktada şöyle bir mukayese yapılabilir. Eğer Naci, bu itilmişliğe maruz kalmasaydı, Ekrem’in eserini -sırf kendi şiirlerinden alıntılar yaptığı için- beğenecek ve takdir mi edecekti? Sözü geçen tartışmayı savunulan edebiyat anlayışlarından dışarı çıkararak, şahsi ihtiraslara bağlamak, -kişiler tarafından aksi belirtilmedikçe- pek bir kıymet ifade etmemektedir.
Recaizade Mahmut Ekrem şiirlerini, Zemzeme  isimli ve belirli aralıklarla bastırdığı üç kitapta toplar. Arada gelişen bazı olayların akabinde, özellikle Recaizâde’nin Takdir-i Elhan risalesi ve üçüncü zemzeme mukaddimesinin yayınlamasından sonra, tartışmalar daha da hararet kazanır. En sonunda bütün bunlara cevap olarak Muallim Naci, Demdeme’yi kaleme alır. [V] Tartışma esnası boyunca karşılıklı ithamlar çok ağır bir seviyeye gelir. En nihayetinde de söz konusu münakaşa devletin müdahalesi ile sona erer. Her iki yazar da kendi düşüncelerini ateşin bir şekilde müdafaa etmiştir. Fakat bunlardan çıkarılan genel yargıların en basite indirgenmiş biçimi günümüze ‘Recaizade Ekrem’in yeniliğe açık; Muallim Naci’nin ise mutassıp ve gerici oluşu’ şeklinde lanse edilişidir.
Halbuki Ekrem’in teşekkülüne ön ayak olduğu Servet-i Fünun şairleri de şiirlerini aruz ölçüsüne göre yazacak ve çoğu zaman divan edebiyatının belirli şekil kalıplarını kullanmaktan geri kalmayacaklardır. Burada dikkati çekilmesi gereken en önemli husus, yenilikten kastedilenin ne olduğu veya ne olması gerektiğidir. İşte mezkur sebepten dolayı edebi tartışmalar, Tanzimat döneminin en dikkate değer meseleleri olmuş ve aylarca hatta yıllarca gazete sütunlarını meşgul etmiştir.
Ayrıca bir başka husus daha vardır ki, burada zikretmek faydalı olabilir. 1888 senesinde Kitapçı Arakel tarafından bir eser bastırılır. “İntikâd” isimli bu kitap Muallim Naci ile bizde ilk materyalist olarak bilinen Beşir Fuad’ın mektuplaşmalarını ihtiva etmektedir. Mektupların başlangıcı sebebi olarak ise Beşir Fuad’ın Victor Hugo için yazdığı bir eserin karşılıklı bir değerlendirilmesi gösterilebilir. Toplam yedi mektuptan oluşan söz konusu kitapta Muallim Naci’nin dört mektubu bulunmakta ve bu mektuplarda hiçbir zaman onun tutucu ve eskiye bağlı birisi olduğu göze çarpmamaktadır. Örneğin ilk mektubun şu ilk mısraları, Naci’nin aslında edebiyatta yeniliğe -fakat makul biçimde- açık olduğunu bizlere göstermektedir:
Efendim!
Bir zamandan beri gittikçe tevsi’ etmekte olduğu çeşm-i iftihâr ile görülmekte olan matbuât-ı Osmâniye âlemine bir başka arayış vermeğe başlayan âsâr-ı kalemiyenizden bu kere neşrolunan «Victor Hugo» ünvanlı iki cilt bilhassa celb-i nazar-ı dikkat etmiştir.”
Naci, fikri itikad olarak kendisi ile tam bir zıtlık teşkil eden Beşir Fuad’ın edebiyata getirmek istediklerinin farkındadır ve bunu da takdire şayan bir şekilde karşılamaktadır. Mektupların devamında da bu durum izlenebilir.
Yukarıda da belirtildiği üzere Muallim Naci’nin dönemin bazı ediblerini “yâve-gû”luk (saçma sapan konuşma) ile itham etmesi, onun yeniliğe kapalı değil; aksine laf ü güzaf kabilinden şiirler yazılmasına karşı olduğunu göstermektedir. Eski, beğenilecek tarafları olduğu için kıymetlidir. Yeni ise sindirilebildiği ve adapte edileceği ölçüde alınmalıdır: İkisi bir sentez halinde sunulabildiği takdirde edebî manada bir değer taşıyacaktır.
“Yeni itibar olunan eş’ârımız içinde ma’nâsızları o kadar çoktur ki bunları herkes görmüş olacağı cihetle şurada bir iki misâl irâdına lüzum görmekte ma’nâ yoktur . Gide gide yâve-gûluk hepimize sirâyet ve taammüm edecek olursa biz edîblerin eslâfa ne derecede tefevvuk etmiş sayılacağımızı hayâl ediniz!”
“Zaman gelecek ki şiir kelimesinin anlamı, mânâsını kâilinin (söyleyenin) dahî anlamadığı söz şeklinde verilecektir.”
3. “Yeni edebiyat” ifadesi sizlerde neleri çağrıştırıyor? Tartışınız ve elde ettiğiniz sonuçları tahtaya
Yazınız
Yeni edebiyat ifadesi bizde daha önce var olmayan yeni oluşturulmuş, farklılık arz eden edebiyat anlamı çağrıştırıyor.
1.Etkinlik
Servet-i Fünûn dergisi çevresinde oluşan edebiyata neden “Edebiyatıcedîde” denildiğini, bu
derginin ne zaman ve kim tarafından çıkarıldığını; ikinci grup da Servet-i Fünûn dergisinin önemini açıklar. Grup sözcüleri elde edilen sonuçları maddeler hâlinde tahtaya yazarlar.
Servet- fünün Edebiyatına, edebiyata yeni bir soluk, yeni bir ses, ve yeni, bir söyleyiş getireceği ümidi ile bu ad verilmiştir.  O dönemde yaşanan eski yeni tartışması  Servet- Fünun edebiyatını doğurmuştur. Yeniyi savunan Recai Zade Mahmut  Ekrem  etrafında toplanan sançtılar daha sonra bu edebiyatın ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır.
2. etkinlik:
Zemzeme/ Demdeme – Tanzimat Döneminde Hararetli Bir Tartışma
İşitildi yine gülzâr-ı sühanda ma’hûd
Bülbül-i herze-edânın yeni bir zemzemesi
Lâl eder bir gün onu aksederek âfâka
Yine bir bâz-ı fezâ-yı edebin demdemesi
Hiç şüphesiz 1839 senesinde ilan edilen Tanzimat Fermanı, tarihimizde çok büyük değişikliklere sebebiyet vermiştir. Daha çok kendisini sosyal ve iktisadi hayatta gösteren bu değişimler, hukuk ve edebiyat sahalarında da kuvvetli bir şekilde hissedilmiştir. O dönemin insanları edebiyat alanında, Tanzimat’tan sonra âşina olmadıkları edebî türlerle karşı karşıya kaldı.
Daha önceleri kendi iç bünyesinde belirli kaideler çerçevesinde gelişme gösteren Divan Edebiyatı, dönemin bazı aydınlarınca yetersiz görülmeye başlanmış, söz konusu münevverler, aydınlığı Batı’nın pırıl pırıl gözüken ışıkları altında aramaya başlamışlardır.
Öteden beri bu sahada şöyle bir mukayese yapıla gelmiştir: “Tanzimat devri edebiyatçılarından Recaizade Ekrem yeniyi; Muallim Naci ise eskiyi temsil eder.” Hatta bununla ilgili olarak iki müeddib arasında, az sonra gazete sütunlarına aksedecek tartışmalar ön plana çıkartılır. İki zıt kutuptan yola çıkarak şöyle alelade bir mukayese yapılmaktadır: Muallim Naci benimsediği fikirler bakımından mutassıp ve gericidir. Bu sebeple tartışmaya girdiği karşı taraf (Recaizade Mahmut Ekrem) yeniliklerin en önde gelen mümessilidir. Halbuki, Ahmet Hamdi Tanpınar, Recaizade’nin kaleme aldığı bazı mukaddimeler bir yana bırakılacak olursa “Onun hiçbir zaman kendisini şiire veremediğini ve yazarı daima bir amatör olduğunu hatırlayarak okumak gerektiği” düşüncesini savunur.
Muallim Naci ise yaşadığı dönem itibariyle Batı’yı hazmetmeden benimsemeye çalışanlara karşı bir tavır alır ve döneminde haklı olarak Servet-i Fünun ekolünün kurucusu kabul edilen Recaizade’nin peyklerinin (Tevfik Fikret, Cenab Şahabettin vs.) şiirde aşırı derecede ileri gitmelerine karşı çıkar.
1.Yeniyi savunan edebiyatçıların belirgin özellikleri
Yeniyi savunanlar, yani Servet-i Fünun sanatçıları; Recaizade Mahmut Ekrem‘in yönlendirmesiyle “Servetifünun” dergisi etrafında toplanmışlardır.
Yaşları yirmi beş civarında olan bu genç sanatçılar, Fransızca başta olmak üzere, çocukluk yıllarında Batı dillerini öğrenmiş ve Batılı eserleri orijinallerinden okumuşlardır.
Tanzimat nesli, yeni kurulmuş kalemlere devam etmiş ve kendi kendilerini yetiştirmiş insanlardan oluştuğu hâlde, genelde aynı düşünce alt yapısına sahip olan Servetifünun sanatçıları, düzenli biçimde eğitim görmüş; özellikle küçük yaştan itibaren bir Batı dilini öğrenmiş kişilerdir.
Batı edebiyatı zevkiyle yetişen Servetifünun sanatçıları, İstanbul’da Batılı bir yaşama biçimi sürdürmeyi arzu etmişlerdir.
3. Etkinlik
Bu yazılardan hareketle Serveti fünun Dönemi sanatçılarının sanatta faydalı değil, estetik zevki ön plana çıkarma eğilimlerinin nedenlerini tartışınız. Ulaştığınız sonuçlardan yola çıkarak Tevfik Fikret’in öncülüğünde bir araya gelen bu dönem sanatçılarının zevk ve anlayış özellikleriyle ilgili düşüncelerinizi söyleyiniz.
Tanzimat döneminde sanatçılar aşırı bir baskı görmüşler, birçoğu sürgüne gönderilmiş birçoğu ise hapis yatmıştır. Ya da çıkardıkları dergi ve gazeteler uzun ömürlü olamamış kapatılmıştır. Bu yüzden Servet- i Fünun sanatçıları toplumsal konulardan uzak bir anlayış benimsemişler, eserlerinde bireysel temalara yönelmişler. Servet-i Fünun edebiyatı seçkinler edebiyatı haline gelmiştir.
2. Bu soru bir önceki soruda cevaplandı.
                          Anlama – Yorumlama
1.Tanzimat yazarları hikâyelerde sosyal yarar amaçlamıştır. Konu olarak evlilik sorunları, gelenek ve töre, batıl inançlar, esaret, yanlış Batılılaşma işlenmiş mekân ihmal edilmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde yazarlar, yapıtlarında bireysel duyguları işlemişlerdir. Aşk, kadın, evlilik, tabiat, yalnızlık, hayal-hakikat çatışmasından kaynaklanan ümitsizlik, aşırı melankoli, hastalık, karamsar bir bakış açısı gibi bireysel konulara yer vermişlerdir.
Batılı tipler görülür.
Mekân İstanbul’dur.
 Tanzimat hikâyelerinde dil sade, cümleler kısa, açık ve anlaşılırdır.
 Bu dönemde düşünce öne çıkmış, özentili anlatım arka plana itilmiştir.
Servet-i Fünûncular ise “sanat için sanat” anlayışını benimsemişlerdir.
 Dil süslü ve sanatlıdır. Eski sözcükler sıkça kullanılır. Dilde sanat kaygısı ön plandadır. Ancak bu dil, romanlara göre sadedir.
2. Servet-i Fünun Döneminin sanat anlayışı: Servet-i Fünun dönemi sanat anlayışı halktan kopuk yüksek bir zümrenin bireysel temaları dile getirdiği bir anlayıştır. Şairler sanat için sanat anlayışını benimsemişler sanatın toplumsal sorunları dile getiren bir araç olmasına karşı çıkmışlardır. Sanatın gayesinin estetik zevk ve heyecan uyandırma olduğunu benimsemişler, süslü sanatlı bir anlatımı seçmişlerdir.
3. Servet-i Fünun sanatçıları her ne kadar toplumdan uzak süslü ve sanatlı bir dil benimsedikleri, için eleştirilseler de edebiyatımıza katkıları inkar edilemez. Batılı anlamda roman, hikaye gibi edebi türlerin gelişmesinde katkıları inkar edilemez. Öz şiir ve saf şiir anlayışının gelişmesinde bu akımın da etkisi vardır.
                                                                Değerlendirme
1. Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise “D”, yanlış ise “Y” yazınız.
(  D  ) Servet- i fünun sanatçıları devrin siyasi baskısını üzerlerinde hissettikleri için içe kapanık bir
anlayışı ortaya koymuşlardır.
( Y  ) Serveti fünun sanatçıları, sanatı topluma fayda amaçlı olarak değerlendirmişlerdir.
(  D ) Serveti fünun Dönemine “Edebiyat -ı cedîde” adı verilir.
2. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun biçimde doldurunuz.
• Tanzimat sonrası Türk edebiyatında yeniyi savunanlar …Reca-i zade Mahmut Ekrem…. etrafında
toplanmışlardır.
• Serveti fünun edebi yatı adını, Recai zade Mahmut Ekrem’in öğrencisi …Ahmet İhsan Tokgöz’e..
ait ….Servet- i Fünun …… adlı dergiden almıştır.
• Serveti fünun Dönemi …..1896- 1901……. tarihleri arasında devam etmiştir.
3. Aşağıdakilerden hangisi Servetif ünun sanatçılarına ait özelliklerden biri değildir?
A. “Sanat sanat içindir.” anlayışını benimsemeleri
B. Servet-i Fünûn adlı bir dergi etrafında toplanmaları
C. Yabancı kelime ve tamlamalarla yüklü ağır bir dil kullanmaları
D. Eserlerinde estetik zev k yerine fayda anlayışını benimsemeleri
E. Eski – yeni çatışmasında Recaizade Mahmut Ekrem çizgisini takip etmeleri
4. Serveti fünun edebiyatının kurulmasına önayak olan aşağıdakilerden hangisidir?
A) Recaizade Ekrem    B) Tevfik Fikret          C) Halit Ziya Uşaklıgil   
D) Muallim Naci           E) Abdülhak Hamit
5. Servet-i Fünûn dergisi, Edebiyat -ı cedîde topluluğunun bir araya gelmesinde nasıl bir rol
oynamıştır? Açıklayınız.

 Bu dergi servet-i fünun sanatçılarının tonlanmasında eserlerini yayınlamasında öncülük etmiştir.  Yeniyi savunan sanatçılar bu dergi etrafında birleşmiş tartışmalara cevap vermişlerdir.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir